Azorludan Hâllice
Cuma, 29 Mayıs 2020

Geçtiğimiz Mart'ın başı gibi olsa gerek bir akşam vakti, Türkiye'nin köklü, güçlü ve "gerçekten milli" nâdir ağır sanayicilerinden bir dostumla Kuzguncuk sırtlarındaki bir noktaya vâsıl olup gelecek diğer arkadaşları beklemeye başladık. Bu esnada bir yandan da sohbet etmekteyken şöyle bir soru soruverdi: SpaceX diye bi şey var ya, bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Doğrusu o âna kadar bu mevzu üzerinde hiç düşünmemiş olmama rağmen saniyeler içinde aklıma tamamen başka birşey düştü, hayır karpuz kabuğu değil ;) Project Azorian. Evet ilk bakışta bu bambaşka bir konuydu ama tamamen alâkasız mıydı?

Sun Tzu tarafından M.Ö. 6.yüzyıl'da yazılan meşhur Savaş Sanatı adlı esere yakın tarih boyunca anglo-amerikan ekseni tarafından büyük değer verildiği gibi bu kitaptaki görüşler de söz konusu güç tarafından dünya çapında yoğun ve etkin olarak tatbik edildi ve ediliyor. Bu Çinli yazarın Savaşlar Aldatma Üzerine Kuruludur söylemi temeline bina edilen ve hemen yukarıda adı geçen Project Azorian yâni Azorlu Projesi de yakın tarihin pahalı ve başarılı aldatma harekâtlarından biri olarak kabûl edilebilir. Günümüzde bu konuyla ilgili pek çok resmi belgeye dahi kolayca ulaşılabildiği için fazla ayrıntıya girilmeden meseleye kısaca değinilecek.

1968 yılının Mart ayında Sovyet Balistik füze denizaltısı K-129 [Resim.1] bilinmeyen bir sebeple Büyük Okyanusun kuzeyinde, orta yolda battı. Sovyet donanması denizaltı kaybolduktan sonra arama yaptıysa da kazanın yerini tespit edemedi. Bununla birlikte kaza esnasında meydana gelen bir patlamanın sesi ABD donanması tarafından kurulmuş durumda bulunan SOSUS1 adlı akustik izleme sisteminin hidrofonları tarafından duyulmuş ve üçgenleme sayesinde denizaltının battığı bölge tespit edilmişti.

Sovyet K129 denizaltısı satıhta seyir hâlinde K129 denizaltısının enkazı 5km derinlikte yatarken

Resim.1 ve 2) Sovyet Balistik Füze denizaltısı K129 satıhta seyrederken ve yaklaşık 5km derinlikte deniz tabanında yatarken.


Söz konusu ses izi büyük ihtimâlle denizaltı batarken ezilme umkuna ulaştığında meydana gelen güçlü içepatlamadan kaynaklanmıştı. 5km derinde yatan batığın tam yeri ve enkaz [Resim.2] ise üzerine özel maksatlı bir çekili sonar yerleştirilen ve istihbarat faaliyetleriyle meşhur Halibut denizaltısı tarafından bölgenin taranmasıyla kısa süre içinde bulundu.

Hemen akabinde de Azorlu Projesi başlatıldı. Projeye neden böyle bir isim verildiği düşünüldüğünde akla gelen açıklamalardan biri aynı yılın Mayısında Azor Adaları açıklarında bilinmeyen bir sebeple batan ABD nükleer denizaltısı Scorpion'a bir atıf yapıldığı yönünde olabilir ki yukarıda adı geçen iki denizaltının batışı ile alâkalı ilginç komplo kuramları da mevcuttur fakat burada konumuz faklı, fazla uzatmaya da gerek yok.

Azorlu Projesi temel olarak bilimadamları ve "sözüm ona" bilimsel yayınlar, gazeteciler, siyasetçiler, kullanılarak başarıyla icra edilmiş bir aldatma harekâtıdır ve kilit oyuncular ise bilimadamlarıdır. ABD dış istihbaratı tarafından pek güvenilir(!) ABD bilimadamlarına uygulattırılan hikâyeye göre okyanus tabanlarındaki derin düzlükler patates büyüklüğünde Mangan yumruları ile kaynıyordu ve bunların toplanmasıyla son derece etkin ve kârlı bir madencilik yapabilmek mümkün olabilirdi.

O zaman devâsa bir emici süpürge taşıyacak gemiler ile böyle bir madencilik yapılabilirdi. Böylece mâlûm çok satan çakma bilimselimsi yayınlarda, gazetelerde, televizyonlarda, okullarda vs. söz konusu bulgunun(!) geniş kapsamlı propagandası yapılmaya başlandı. Uzun bir gecikmeyle de olsa bu konunun Türkiye'deki yayınlarda bile görülebilir hale geldiğini hayal meyal hatırlıyorum.

Hughes Glomar Explorer gemisinin bir görüntüsü Glomar Explorer ile gerçekleştirilen kaldırma faaliyetinin temsili resmi

Resim.3 ve 4) Sadece K129 denizaltısını deniz tabanından çıkartmak amacıyla özel olarak tasarlanan ve inşa edilen Hughes Glomar Explorer adlı gemiyi ve denizaltıyı çıkarma işlemini gösteren resimler.


Propaganda yeterli olgunluğa ulaştığında artık bu Mangan yumrularını denizden toplayacak geminin inşa edilmesine sıra gelmişti. Bu işle Howard Hughes görevlendirildi ve Hughes Glomar Explorer adlı özel maksatlı bir gemi [Resim.3] inşa edildi.

Tahmin edebileceğiniz üzere bu gemi, olmayan Mangan yumrularını değil K129'u deniz tabanından çıkartmak için inşa edilmişti. K129 üzerindeki üç adet nükleer başlıklı balistik füze, nükleer başlıklı torpiller, füze fırlatma kodları ve hedefleri, haberleşme şifreleme donanımları ABD'nin sahip olmak istediği başlıca bileşenlerdi ve bunları elde edebilmek için bugünkü değer ile ~7milyar dolar kadar harcadılar.

Gemi Kasım 1972'de denize indirildi. Seyir tecrübelerinin tamamlanmasından sonra da denizaltıyı çıkarma görevine gönderildi. Çıkarma işlemi [Resim.4] 20 Haziran 1973'de başladı. Çok sonraları yapılan resmi açıklamalara göre denizaltının sadece torpil bölmesi çıkartılabilmiş, iki nükleer T5 torpili [Resim.5] ve altı ceset elde edilebilmişti, tabii böylesi kapsamlı bir aldatma çalışmasının sonucundaki bir açıklamaya ne kadar güvenilebilirse...

Azorlunun ikinci dalgası ise 1975'de başlatıldı ve istihbaratçılar tarafından belli gazetecilere sızdırılan bilgilerle olayın temel boyutları gayri-resmî ortaya çıkartılmış oldu ki bu durum düşmanı aşağılamak, küçük düşürmek açısından etkili oldu. Aynı zamanda görevlendirilen bu kukla gazetecilerin böylelikle kahramanlaştırılması ve ileride yapılacak operasyonlarda daha etkin olarak kullanılabilmesinin de önü açılmış oldu ve gerçekten de bu gazeteciler sonraki yıllarda Türkiye'ye yönelik olanlar dahil çeşitli harekâtlarda başarıyla kullanıldı.

Sovyet nükleer başlıklı torpil denemesi

Resim.5) 10kT nükleer harp başlığına sahip Sovyet torpili T5 ile gerçekleştirilen bir atış tecrübesi, 1957. Bir denizaltı tarafından fırlatılan torpil 30m derinlikte infilâk ettirildi ve bölgeye yerleştirilen üç muhrip, üç denizaltı, iki mayın tarayıcı ve birkaç küçük araç battı.


Bütün bunlara SpaceX'den geldik öyle değil mi? Neden mi? Çünkü SpaceX de bir aldatma harekâtıdır. Temel olarak amaç uzayın çok etkili ve karşı koyulamayacak şekilde silahlandırılmasıdır (akla gelmeyen daha başka ilâve dümenler de söz konusu olabilir). Bu konunun ayrıntılarına girmek çok uzun olur ama kısaca ifâde etmek gerekirse bu silahlanmayı iki temel yapıda düşünmek mümkündür:

İlki fizikî hasar verecek türde yenilikçi silahların uzaya yerleştirilmesini kapsar ki bu hususta çok uzun yıllardır arge çalışmaları devam etmektedir, örneğin herbiri yüzlerce hipersonik KE2 mühimmatı taşıyan, yüzlerce uyduluk yerleşimler vesaire gibi.

İkincisi yumuşak silahlardır ki zâten bu boyut alenîdir. Bunlara dijital silahlar da denilebilir. Gelecek nesil haberleşme uyduları vasıtasıyla herkes cep telefonu üzerinden yaşadığı ülkenin hiçbir altyapsını kullanmadan doğrudan anamakinaya uydular üzerinden bağlanacak ve bu bağlantı büyük ihtimâlle ücretsiz olacaktır. Günümüzde insanlara yonga (chip) takılacağı yönünde yaygın bir söylem var ama doğru değil çünkü bunu insanoğluna çoktan taktılar evet şimdiki hâricî ama işlerini görüyor, cep telefonu denen şey artık bir telefon değil. Bu insanlar, hâliyle gelecek nesil dahilî yongaların vücutlarına takılması için sıraya girecek, üste para bile verecektir.

O zamanki Hughes şimdi oldu Musk, Azorlu oldu SpaceX fakat aldatan ile aldananlar pek değişmediği gibi izlenen (kendini ispatlamış) yöntemler bile değişmedi. Medya ve çakma-bilim camiası tarafından itinayla ilahlaştırılan bu ve benzeri isimler sadece ayakçıdır hepsi o kadar. Onların üstündeki kademede bulunan yöneticileri de ayakçıdır ve onların da üstündeki meşhur küresel tefeciler; artık adlarının hepimize ezberletildiği Kızılkalkanlar şunlar bunlar da ancak ayakçıdır. Doğrusu bizde de aldanmaya karşı bir tür garip istek de yok değil hani, belki de herşeyi şahsi çıkarlarımıza göre değerlendirdiğimiz içindir.

Aldanma konusunda şimdi mevzuyu mecburen cacık kıvamına getirmem gerekiyor. Denizaltıydı, uzaydı, uyduydu, torpildi, yazılımdı, donanımdı bilmemneydi derken sadece onbeş gün kadar önce karşılaştığım bir reklam ayaklarımı yere basmamı sağladı, hatta yerin içine gömdü, böyle bir sitenin de pek bir anlamı kalmadı.

Bu, Torku adlı bir işletmenin yoğurt reklamıydı. Yoğurt reklamından nasıl nem kapılabilir ki diye düşünebilirsiniz. İfade şöyle idi; Türkiye'nin ilk yerli yoğurt mayasını geliştirdik! Kafayı yememek elde değil, yıl 2020 ve bugüne kadar bakkaldan aldığımız yoğurtların mayası ithal miymiş? Milli kültürümüzün başlıca ürünü olan yoğurdun temel yapıtaşı olan maya nasıl ithal olabilir? Ölmüşüz ama ağlayanımız yok durumunda gibiyiz. Üstüne bi de şu var; [5] üzerinde yazdığına göre ABD'nin en büyük yoğurt üreticisinin mayası fare bokundan(!) imâl ediliyormuş. Hayatımız boyunca yediğimiz yoğurtlarda ne pislikler vardı acaba?

İnce kıyım doğrasalar beni Akdeniz cacık olur belki diyordum amma ithal mayalı yerli yoğurtla Akdeniz zâten maya tutmazdı ki!

♦ Açıklamalar

1. SOSUS: SOund SUrveillance System ifâdesinden kısaltma; Ses İzleme Sistemi [geri]
2. KE: Kinetik Enerji [geri]

♦ Kaynaklar

1. https://www.cia.gov/about-cia/cia-museum/experience-the-collection/index.html#!/story/14
2. https://www.cia.gov/about-cia/cia-museum/experience-the-collection/text-version/stories/project-azorian.html
3. Deep-Sea Salvage: Did CIA Use Mohole Techniques to Raise Sub?, 1975 (2011), Nicholas Wade
4. Engineering for Azorian, 2014
5. https://www.thealternativedaily.com/does-your-yogurt-contain-rat-poop/
 
Telif Hakkı © 1997-2022 [uskudar.biz]
- sürüm 6.0.0 - Bütün Hakları Saklıdır.
Kullanım şartları için tıklayın!