Mezar Taşlarını Koyun mu Sandın?
Salı, 31 Mayıs 2022

" Nûh tahtına binüb başumuza şâh olalum  
Hızr’a himmetle teveccüh edüp âgâh olalum  
Hayr-ı dîn Beg gibi gazî bege hem-râh olalum  
Gel donanmaya gidüb azm-i Fireng eyleyelüm "
Yetîm   

Osmanlı Devletinin yükselişi de, düşüşü de, sahip olduğu deniz gücünün yeteneklerine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Diğer bir ifâdeyle Devletin gücü, Donanmanın gücüne, tam anlamıyla bağlı olmuştur ki bu sıkı ilişki; tarihi süreç biraz incelendiğinde, rahatlıkla anlaşılmaya başlanabilir.

Osmanlı Devleti bir deniz devletidir, doğal olarak denizci bir devlettir, tarihin bu dönemi boyunca Türkler çok iyi denizciler olmuştur. Denizlerde mağlup oldukları dönemlerde ise bu kayıpların temel sebebi ellerinde yetkin denizciler olmaması değil, karar vericilerin ve devlet bürokrasisine hakim olan yapıların denizcilerden olmamasının ve denizcileri doğru olarak kullanamamasının ve hatta kullanmak istememesinin bir neticesidir.

Hüseyin Paşa, Hasan Paşa gibi müthiş deniz aslanları belli dönemlerde (mecburen!) görevlendirilip durumu kurtardıysa da bilhassa 19.yüzyıldan itibâren "gerçek denizciler"in giderek deniz işlerinden dışlanması(!) kaçınılmaz olarak denizlerde büyük bir zayıflamayı doğurmuş, bu da doğal olarak Devleti sona doğru sürüklemiştir...

Sürecin bugününe de kısaca değinirsek; (üstelik) aynı anda; hem Uçak Gemisi, hem Hücumbot projelerinin yürütülüyor olması bile, hâlâ geçmişin acı taraflarının bir yansıması olarak; "gerçek denizciler"in ısrarla deniz işlerinden uzak tutulmakta olduklarının göstergesi gibidir, tarih tekerrür etmesin de ne yapsın.

Asırlık bir kara-propaganda olan Türklerin denizci bir millet olmadığı söylemi, açıkça yalan olduğu gibi, yakın tarih içinde Türkleri denizden uzaklaştırmak için icra edilen ve bir ölçüde başarılı olan, beşinci kol faaliyetinin psikolojik harp ayağını oluşturmaktadır ki bu harekâtın en ezici bileşeni ise, Cumhuriyet tarihinin çok büyük bölümü boyunca bizzat Devlet bürokrasisine uygulattırılmıştır. Herşeye rağmen denize çıkmaya gayret eden Türkler önceki cümlede ne(ler) kast edildiğini hemen anlayacak iken, diğerlerinin durumu anlayabilmesi ise mümkün değildir... Bütün bu musibetlere rağmen ülkede hâlâ (özlenenin oldukça uzağında olsa da) belli bir ölçüde denizciliğin mevcut olabilmesi bile aslında (unutturulmuş ve baskılanmış) denizci köklerimizin ne kadar da sağlam olduğunun bir işaretidir.

Şimdilik mevzunun bu bölümünü daha fazla uzatmaya gerek yok. Asıl konuya atlayabiliriz. Osmanlı Donanmasının tarihinde çok büyük etkileri olan dört önemli hezimet söz konusudur.

Bunların ilki, yapısı itibârı ile diğerlerinden tamamen farklı bir mahiyette olduğu için daha sonraki bir zamana bırakılacaktır. Kalan üçü ise doğrudan geleceğin işâretlerini içinde barındırmaktadır ki şimdi çok kısa bir şekilde ve tarih sırasıyla bunlara değinilebilir:

Türk Donanmasına Vurulan  Üç Büyük Darbe

Resim.1) Türk Donanmasına vurulan ve yazı içinde bahsi geçen en büyük dört darbeden üçünün konumlarını gösteren harita.[1]
Lodostan Poyraza doğru: Avarin, Çeşme, Sinop.


1. Çeşme Felâketi - 5/6 Temmuz 1770

Düşman: Rusya - İngiltere - Danimarka - İsveç

1768-1774 döneminde cereyan eden Beşinci Osmanlı-Rus Savaşı döneminde Ruslar çok cepheli bir savaş ile Osmanlılara olabildiğince büyük bir darbe vurmayı hedeflemişti. Günümüzde, hâlen Yunan işgâlinde bulunan Mora Yarımadası'na gizli görevle gönderilen bir Rus subay bu bölgede bir ayaklanma altyapısı oluşturdu. Çariçe Katerina da bu ayaklanmayı desteklemek ve hedefine ulaşmasını sağlayabilmek için Baltık donanmasını Akdeniz'e göndermeye karar verdi.

Osmanlı Devleti, denizdeki kudret ve egemenliğini yitirmeye başlamış olmasından ötürü, denizlerden gelecek saldırıları önlemek konusunda çok zayıf bulunuyordu. Buna rağmen, devlet adamları "deniz meselelerine" gereken önemi vermiyor, sâdece kara ordusunun gücü ile memleketin başına gelebilecek bütün felâketleri önleyebileceklerini umuyordu.

Rus Baltık donanmasının Doğu Akdeniz'e gelebilmesi için öncelikle İsveç ile işbirliği yapması gerekiyordu ki bu iki ezeli düşman Osmanlı söz konusu olunca kolayca bir ittifak yaptı. İngiltere ve Danimarka'nın dahil olması da elzemdi, bu da rahatça gerçekleşti.

Rus Baltık Donanması iki filoya ayrılarak yola çıktı, bunların ilki; Amiral Spiridoff tarafında yönetilen ve ayaklanmanın etkinliği açısından önemli olan 1.200 kadar Mora kökenli Yunanlıyı da taşıyan 7 kalyon, 4 fırkateyn ve birkaç nakliye gemisinden müteşekkil filoydu ki görevi Mora ayaklanmasını desteklemekti.

Fakat bu görev daha sonra Çanakkale Boğazının abluka edilerek Osmanlı donanmasını Akdeniz'e çıkamaz hâle getirilmek suretiyle ayaklanmanın desteklenmesine dönüştürülünce mevcut kuvvet yetersiz görüldü ve İngiliz Amiral Elfinston kumandasına verilen 10 gemilik ikinci bir Rus filosu daha görev kuvvetine ekendi. Bu ikinci filo yolda Danimarkalı ve İngiliz kuvvetleriyle de takviye edildikten sonra Nisan 1770'de İngiltere'den hareketle İngiliz hâkimiyetindeki Cibraltar'a gelerek burada beklemekte olan ilk Rus filosuyla buluştu.

Bu gelişmeler Fransa tarafından Osmanlı Devletine bildirildi. Osmanlı Devlet adamları Rusya ve İngiltere'nin Akdeniz'e gelip harekât yapabileceğine inanmadılar. O kadar ki Rus/İngiliz donanmasının Mayorka Adasına gelmiş olduğu Garpocağı denizcileri tarafından bildirildiği zaman bile devlet adamları durumu önemsemedi!

Çeşme Limanında Osmanlı Donanması yanarken

İngiliz Amiral Elfinston komutasındaki Rus deniz gücü ile ilk muharebe Modon yakınlarındaki Menekşe civarında oldu. İlerleyen günlerde Çamlıcalar ve Koyun Adaları muharebeleri yaşandı. Bu son çatışmada Burcuzafer Kalyonu komutanı olan Cezayirli Hasan Bey ciddi şekilde yaralanmasına rağmen yüzerek Çeşme kıyılarına çıkmaya muvaffak oldu.

Bütün bunlar neticesinde, zâten denizde muharebe yapmaya taraftar olmayan(!) karacı Kaptan-ı Derya Hüsamettin Paşa mevcut bütün donanma kuvvetinin, bu kuvvetin ölçeğine nazaran çok küçük olan Çeşme Limanına demirlemesini emretti. Yaralı hâldeki deniz aslanı Cezayirli Hasan Bey'in durumun tehlikesini işâret eden şiddetli itirazlarına rağmen karar değişmedi; sonuçta Donanma Komutanının dediği olurdu.

Durumun farkına varan İngiliz amiral, liman içinde üstü üste bağlanmış durumdaki Osmanlı Donanmasını tek bir ateş kayığı ile yok edebileceğimi hemen anladı. Karşılıklı açılan top ateşlerinden kaynaklanan dumanlar görüşü son derece kısıtlıyordu. Bu şartlarda, gece karanlığından da yararlanarak, bir ingiliz denizci tarafından kullanılan ateş kayığı limana sokularak Kalyonlardan biri ateşe verildi ve hızla yayılan alevler ile Derya Kaptanı Hüsametin Paşa'nın Baştardası hariç, limana sığabilmek için birbirine çok yakın demirlemiş ve hatta borda bordaya bağlanmış Osmanlı Donanmasının bütün gemileri yanarak battı!

Donanma yok olunca denizdeki bütün hâkimiyet Rus-İngiliz kuvvetinin eline geçti. Böylece kalıcı bir üs kurmak için kuzeye yönelip Limni Adasını işgâl ettiler. Bu noktadan sonra Cezayirli Hasan Bey pes etmiş durumdaki Osmanlı Hükümetini adeta zorlayarak uyandırdı, mevcut küçük tekneler ve bulabildiği askerlerle, üstün durumdaki düşman kuvvetlerine rağmen Limni'ye çıkartma yaparak, kimsenin ummadığı bir şekilde, düşman kuvvetlerini mağlup edip adayı geri aldı.

Çocukluğundan itibâren müthiş bir savaşçı ve gençliğinden itibâren çok iyi bir denizci olan Palabıyık Hasan Bey, Osmanlı Devleti'nin çok daha büyük felâketlerden, herkesin ümidini kestiği şartlar altında, yılmadan ve adeta tek başına mücadele ederek, kurtulmasını sağlamıştır.

Kısaca özetlenen bütün bu hâdiseler silsilesi tek bir "gerçek denizci" amiralin neler yapabileceğini de bir kez daha göstermiştir ki Hasan Bey daha sonra "gerçek" Kaptan-ı Derya'ların sonuncusu olarak Devlete büyük hizmetler yapmakla da kalmayacak, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin ve Deniz Harp Okulu'nun asıl kurucusu olarak da tarihe geçecektir. Herhalde günümüzde, bu topraklarda; pek umursanmıyor, hatırlanmıyor hatta sevilmiyor olması da bütün bu yaptıkları sebebiyledir! Ama biz seviyoruz vesselam.

2. Avarin Faciası - 20 Ekim 1827

Düşman: İngiltere - Fransa - Rusya

Yukarıda bahsi geçen deniz harekatına bağlı olarak Rus-İngiliz ittifakının amaçladığı ilk Mora ayaklanması istedikleri hedeflere ulaşamamış ve bastırılmış olsa da kışkırtma faaliyetleri sürdürüldü ve bunlar sonucunda 21 Mart 1821 günü, bizzat Patrik tarafından İstanbul'dan(!) idare edilen yeni bir Mora ayaklanması daha çıktı, kısa sürede Sakız ve Sisam adalarına da sıçradı.

Bu döneme gelindiğinde Osmanlı tebasından Rumlar deniz ticaretinde büyük paralar kazanmaya ve giderek büyüyen ticaret filoları kurmaya başladılar. Bu gemiler aynı zamanda ortalama 10 kadar top taşıyan ve hafif silahlı çatışmalara girebilen, Osmanlı denizlerinde Osmanlı hedeflerine yönelik korsanlık da yapabilen araçlardı ki ayaklanma çıktığı dönemde sayıları 400'e ulaşmıştı. Bu gemiciler Devlete ödedikleri vergiden başka, Donanmanın Kaptan-ı Deryalarına pek zengin hediyeler veriyorlar, onların gözlerini kamaştırıyorlardı. Göz yumulan faaliyetleri ile de zenginlikleri katlanarak artıyordu.

Bu esnada ve çok sonraki yıllarda dahi Osmanlı Donanmasının gemilerinde binlerce Rum tayfa mevcuttu ki istihbarat başta olmak üzere çeşitli açılardan zaafiyetlere sebep olan bir husustu. Hatta dönemin Kaptan-ı Derya'larından biri tarafından Osmanlı savaş gemilerine görevli papaz tayin ettirilmek dahi istenmiş, bu fitne son anda önlenebilmişti.

İsyanlar başlar başlamaz Osmanlı Kalyonlarındaki tayfanın önemli bir bölümü oluşturan Rum denizciler kaçtı ve Donanma gemileri bir anda büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldı. Eksik ve yetersiz mürettebat ile mücadele etmek oldukça zorlaştı. Bu durum mücadelenin çok uzun yıllar, iyi bir sonuç alamadan sürmesine sebep olacaktı.

Osmanlı Devleti çâresiz bir şekilde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan yardım istedi. O da Mısır'a ilâve olarak Mora ve Girit valiliklerinin de kendisine verilmesi istedi. Osmanlı hükümeti bu isteği kabûl edince 1824'de; 54 savaş gemisi, 16.000 asker, 150 top, 400 nakliye gemisinden oluşan bir kuvveti Mora'ya gönderdi. Burada Osmanlı ve Mısır filoları birleşerek karada ve denizde isyancı Yunan kuvvetlerini mağlup ettiler. Bu durum ise İngiltere ve Fransa'yı son derece rahatsız etti. 1827'de de Atina teslim alınarak isyan tamamen bastırılmış oldu. 6 Temmuz 1827'da Londra'da İngiliz, Fransız ve Rus temsilciler toplanarak Türklerin Mora'dan atılması için işbirliği yapmaya karar verdiler.

Avarin Limanında Osmanlı Donanmasına yapılan saldırı

Kısa süre sonra oluşturulan İngiliz - Fransız - Rus müttefik filosu Akdeniz'e açılarak Osmanlı - Mısır filosunun bulunduğu Avarin önlerine geldi. Bu arada yeri gelmişken söylemek gerekirse bu yerin ismi Kitab-ı Bahriye'den tutun da birçok Osmanlı kaynağına varıncaya kadar Avarin olarak geçmektedir ve burada da bu sebeple böyle kullanılmıştır, Batılıların dediği Navarin şeklinde değil.

Türk filosunun komutanı Çengeloğlu Tahir Paşa, Mısır filosunun komutanı ise Muharrem Bey idi fakat donanma komutanlığı görevi yine bir karacı olan İbrahim Paşa'ya verilmiş bulunuyordu. İbrahim Paşa Fransız kuvvetlerinin amiraliyle görüştükten sonra, filo ve gemi komutanlarıyla yaptığı son toplantının ardından, yerine vekil bırakmadan, kara harekâtını yönetmek bahanesiyle Mora'ya gitmiş ve Çengeloğlu Tahir Paşa'ya herhangi bir silahlı çatışmaya meydan vermeme(!) emrini vermişti.

Müttefik gemileri önce liman içindeki Donanmanın yerleşimi, sayısı ve durumu ile ilgili istihbarat topladıktan sonra bütün gemilerini hızla Avarin limanına sokarak saldırı durumu aldılar, taciz edici hareketlerde bulunmaya başladılar nihayetinde de sudan bir bahaneyle hep birlikte ateş açarak Osmanlı - Mısır Donanmasını paramparça ettiler, 57 Osmanlı gemisi battı. İngiliz-i nâtemiz hükümeti bunun üzücü bir kaza(!) olduğunu ilân etti.

Avarin faciası neticesinde 16.000mil kıyısı bulunan Osmanlı Devleti en önemli gemilerini kaybederek neredeyse tamamen Donanmasız kaldı! Daha da önemlisi kısa sürede yerlerinin doldurabilmenin mümkün olamayacağı kadar çok sayıda değerli denizcisini kaybetti. Böyle bir acizlik ortamında Yunanlılar kolayca bağımsızlık kazandı, kısa süre sonra Fransa Osmanlı mülkü olan Cezayir'i ele geçirdi, Karadeniz'de Rus'lar önemli bir üstünlük yakaladı ama kayıplar bunlarla da kalmayacaktı...

Sinsice yapılan bu baskın saldırı sonuçları itibârı ile sebep olduğu süreç içinde Türk tarihinin en büyük kayıplarına tek başına sebep olmasıyla öne çıkmaktadır, ilan edilmemiş, mevcut bile olmayan bir savaş ile.

Bütün bunların sonucunda önce Mora'da, hemen akabinde Sakız, Sisam gibi adalarda yaşamakta olan bütün Türkler, İngilizlerin ve Fransızların teşviki ve gözetimi altında Yunanlılar tarafından katledildi, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir soykırım yaşandı.

3. Sinop Katliâmı - 30 Kasım 1853

Düşman: Rusya

29 Eylül 1853 günü çıkan ferman ile Osmanlı Devleti Rusya'ya mecburen savaş açtı ki bu dönem Kırım Savaşı olarak adlandırılmaktadır. Savaşa giden yol da aslında konunun daha iyi anlaşılabilmesi için önemli olmakla birlikte oldukça uzun bir hikâye olduğu için atlanacak.

Savaş fiili olarak 4 Ekim 1853 günü başladı. O gün Kayserili Ahmet Paşa emrindeki onsekiz gemilik bir filo Boğaz'dan çıkıp Karadeniz'e açılarak Rus gemilerini aramaya başladı ama bir temas sağlanamadı. Bunun üzerine keşif için Pervazibahri fırkateyni tek başına Ereğli yönüne gönderildi, yine Rus filosu ile karşılaşılmadı.

Sonrasında (denizci olmayan) Kaptan-ı Derya Mustafa Paşa filosundaki dört fırkateyni cephane ve malzeme götürmek üzere Batum'a yolladı. Bir süre sonra da Osman Paşa komutasındaki onbir firkateyn ve korvet'i (Avnillah, Nizamiye, Nesimizafer, Fazlullah, Dimyat, Navekbahir, Kaadizafer, Necmiefşan, Feyzimabut, Gülsefir, Ereğli) Sinop Limanı'na gönderdi.

Bu sırada Rus Karadeniz donanması ise iki filoya ayrılarak Doğu ve Batı Karadeniz bölgelerinde, Osmanlı gemilerinin kara savaşlarının yaşandığı bölgelere deniz yoluyla asker, cephane ve malzeme ulaştırmasını önlemek hedefiyle Sivastopol'dan hareket etmişti.

Batum'a cephane bıraktıktan sonra dönüşte Rus filolarından birini Sinop açıklarında gören Osmanlı gemileri de Sinop Limanı'na girdi. Haberi alan Kaptan-ı Derya Mustafa Paşa Kalyon filosu ile Karadeniz'e çıkıp, Sinop açıklarındaki Rus filosunu yakalayacağı yerde, Babıali'den gelen emire uyarak bunu yapmayıp, Sinop'taki Osman Paşa ve Mustafa Paşa'nın filolarını da İstanbul'a çağırtmıştı.

Babıâli tarafından Osmanlı Kalyon filosunun Karadeniz'e çıkmasının menedilmesi hadisesi ise o günlerde Osmanlı ile ittifak hâlinde olan ve Donanma filoları (Fransız filosu ile birlikte) Beykoz'da demirli olan İngiliz'lerin İstanbul Büyükelçisinin telkinleri ile olmuştur ki aslına bakılırsa Sinop'ta yaşanacak olan felâketin temel yapıtaşlarından biri hiç üzerinde durulmayan, konuşulmayan bu olaydır. O dönemde Osmanlı savaş gemisi filolarında Amiral Adolphe Slade gibi müşavirler bulunmaktaydı ve İngilizler ince hesaplarını gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duydukları bütün istihbaratı doğrudan ve kolayca içeriden elde edebiliyor ve bu verilerle Devlet'i ihtiyaçlarına uygun(!) şekilde yönlendirebiliyordu.

Sinop kıyılarında Osmanlı Donanmasına yapılan saldırı

Sinop açıklarındaki Rus filosunu komutanı Amiral Nahimov limandaki Osmanlı filosuna saldırmak için yeterli güce sahip olmadığını düşünerek Sivastopol'dan takviye isteyip bölgeyi gözetlemeyi sürdürdü. Osmanlı kuvvetleri de açıktaki Rus filosunu tespit etmişlerdi buna rağmen Osman Paşa şaşırtıcı bir şekilde, liman güvenliği için hiçbir tedbir almamıştı.

Üç gün içinde Rus takviye kuvvetleri de geldi ve 30 Kasım sabahı gün doğarken Rus filosu iki kol hâlinde ve hiç isabet almadan Sinop Limanı'na girerek, kıyı boyunca tek sıra olarak demirlemiş durumdaki Osmanlı gemilerine paralel olarak demirleyip ateş açtı. Rus gemilerinin ilk kolu Osmanlı gemilerini, ikinci kolu da Sinop şehrini hedef aldı.

Şehir baştan aşağı harab oldu, yanmadık yeri kalmadı. Limandaki Osmanlı gemileri, biri hariç kısa sürede yanıp, battı! Ruslar bu saldırıda ilk kez humbara kullanmış olduklarından Osmanlı gemilerinin toplarına karşı büyük bir teknolojik üstünlüğe sahip oldular. Bu sebeple çatışma beklenmedik ölçüde hızlı ve öldürücü oldu. Hem askeri, hem de sivil kayıplar çok büyüktü. Ruslar batan gemilerden denize dökülen yaralı mürettebatı da tek tek katletti. Gerek sivil şehir ahalisine, gerekse denizdeki yaralı denizcilere yapılanlar sebebiyle bu çatışma tam bir katliamdı.

Ama mesele burada kapanmayacak; bir asır sonra, bu aziz deniz şehitlerine yönelik bir başka katliam da "sözüm ona bu ülkenin insanları" tarafından yapılacaktı.

Kırım Savaşı döneminin hemen başlangıcında Osmanlı Donanmasına vurulan bu ciddi darbe yukarıda da belirtildiği üzere aslında müttefik(!) İngiltere'nin ustalıklı(!) yönlendirmeleriyle gerçekleşmişti ve devam eden süreçte onlardan alınan "ilk dış borç" ile başlayan sarmaldan kurtulabilmek mümkün olmayacaktı.

4. Gölcük / Aksaz / Foça Baskını - Üç vakte kadar

Düşman: Nato + Arap Birliği + Asya/Pasifik Birliği


[  "... ""Tarih"in "bu an"ı itibariyle, "Anadolu mayası"nın maruz bırakıldığı "yok olma, yok edilme" tehlikesi, "Endülüs mayasının" uğradığı "kırım" ile yakında alakalıdır.   ]

[  ""Vahhabi damarı"nın ortaya çıkardığı "mevzuat", Grek-Latin-Kilise diyarındaki "müktesabat" ile kökten bir uyum içerisindedir. Grek-Latin-Kilise diyarı, "Vahhabiler" ile oluşturduğu bu kökten uyumu, önce bölmek sonra yoketmek üzere Anadolu'ya girmek için "köprü" olarak kullanır.   ]

[  "... "Vahhabiler"in, "uyum" adı altında, "Grek-Latin-Kilise" diyarı ile geliştirmekte olduğu "ittifak ve diyalog" faaliyeti de, bu cihetten teşhis edilmelidir. Bu "uyum", esasen, "bizzat Kilise" ile uyumdur.   ]

[  Anadolu'da ayrıca, Grek-Latin-Kilise diyarının "fikri tebası" da bulunur. Bu "fikri teba"nın, "taklid ve tekrar" yoluyla, birkaç yüzyıldan bu yana ortaya çıkardığı da, esasen, "Kilise muhibliği"dir..   ]

[  Anadolu Mayası'ndan.   ] Yalçın Koç 


Yukarıda bahsedilen üç acı hâdise, gelecekte yaşanabilecekleri kestirebilmek için gerekli verileri doğrudan içinde barındırmaktadır ve bunlar içinden de en dikkât edilmesi gereken Avarin Faciası'dır.

Osmanlı Devleti'ne bütün bu felâketleri yaşatan temel etkenler:

  1. İstihbarat zaafiyeti; doğru istihbarata ulaşılamaması, ulaşıldığında da doğru değerlendirmelerin yapılamaması,
  2. Devlet mekanizması içindeki; gerek taşıdıkları nefretle, maddi bir karşılık beklemeden, gerekse her türlü çıkar için Batılılar adına yıkıcı çalışmalar yürütün kişi ve yapıların engellenememesi,
  3. Kendini çok güçlü görme ve kendine haddinden fazla güvenme, düşmanları ise küçük görme, kısaca: Kibir,
  4. İşlerin (özellikle deniz işlerinin) ehline verilmemesi ki aslında bunu sağlayan mekanizma 2.madde ile doğrudan ilişkilidir,
  5. Vurdumduymazlık,
  6. Tembellik,
olarak sıralanabilir. Bugüne bakıldığında da yukarıdaki maddelerin (muhtemelen ilki hâriç) hâlâ büyük ölçüde geçerli olduğu açıktır.

Eninde sonunda Türk Donanmasını bir kez daha, toptan imha etmeye yönelik bir saldırı teşebbüsü ile karşılaşılacaktır. Tabii ki böyle bir saldırının; Hava, Kara, Siber alanları da mevcut olacaktır ama biz yalnızca Deniz tarafı açısından meseleye bakabiliyoruz.

Saldırının Nato merkezli olarak ama örtülü şeklide geleceği de açıktır. Yukarıdaki hikâyelerden de görülebileceği gibi Yunanistan yalnızca Yunanistan değildir, Batı'nın üç temel yapı taşından biri gibidir. Böyle bir saldırıya mâlûm Arap kabilelerinin bir miktar uçak ile sembolik de olsa destek vermesi beklenebilir. Asya-Pasifik birliğine gelinirse; zamanlamaya da bağlı olarak Avustralya doğrudan dahil olacaktır ama Japonya ve Güney Kore katkısının istihbarat ağırlıklı olarak gerçekleşmesi beklenebilir; Türklerden nefret eden çekik gözlü kökten-dinci Hristiyan kızların elde edebileceklerini küçümsememek gerekir.

Kilit düşman hangisidir? Rusya mı? O düz bir düşman, ciddi bir sıkıntı değil. Yunanistan mı? O da yalnızca tahtadaki bir piyon. Asıl ittifak yapılanlara, dostlarınıza(!) bir bakın, cevap da tam orada ama o(nlar) bile en ciddi tehlike değil. En büyük düşman ve tehlike için dikkâtlice içimize bakmak gerekiyor.

Böyle büyük bir saldırıyı bu kez lehimize çevirebilmek bile mümkün olabilir ama bütün bunların sonu nereye varacak, gelecek nasıl şekillenecek; işte bu soruların cevabı hâliyle bize kapalıdır fakat sonucun size bağlı olduğu açıktır.

♦ Kaynaklar

1. Temel harita: Ali Macar Reis / 1567
2. Osmanlı Deniz Harp Tarihi, 1970, Afif Büyüktuğrul
3. Harp gemilerine papaz tâyini meselesi, 1986, Ali İhsan Gencer
4. Türk Deniz Harp Tarihinde İz Bırakan Gemiler, Olaylar ve Şahıslar, 2006, Ersan Baş{endnote}
5. Gazavât-ı Cezâyirli Gâzî Hasan Paşa / Doktora Tezi, 2000, Tevfik Temelkuran
6. Deniz Mektebi'nin Tarihine Bir Bakış, 1936, Fevzi Kurtoğlu
7. Cezayirli Gazi Hasan Paşa hakkında / 1999 - https://uskudar.biz/reisler/cezayirli-gazi-hasan-paşa.htmll
8. Deniz Mühendishânesi hakkında / 2003 - http://uskudar.biz/tarih/türk-denizciliği/memleketimizde-deniz-mühendisliği-eğitiminin-başlangıcı.html
 
Telif Hakkı © 1997-2022 [uskudar.biz]
- sürüm 6.0.0 - Bütün Hakları Saklıdır.
Kullanım şartları için tıklayın!