Tam olarak iki hafta önce uzaklardan arayan bir arkadaşla (Mahmut'a selam olsun!) konuşurken, mesele nasıl olduysa böyle bir konuya gelince, sıcağı sıcağına burada devam etmek iyi bir fikir gibi görünüverdi. Haklı olarak, böyle bir meseleyle ilgilenmek senin ne haddine, denilecek olursa, cevâben denilebilir ki şu üç günlük Dünyada vâde dolana kadar biraz oyalanıyoruz, işte hepsi bu...
Aşikâr olduğu üzere artık tam anlamıyla enerjiye bağımlı olarak yaşıyoruz. Söz konusu enerji türleri içinde en vazgeçilmez olan ise cereyandır desek muhtemelen hata etmiş olmayız. Bir an için elektriğin tamamen tükendiğini varsayın. Eğer bir şehirde yaşıyorsanız; artık ne evler aydınlanabilir ve ısıılabilir, ne musluktan su akabilir, ne mutfakta yemek pişebilir, ne haberleşeme, ne de alış-veriş sistemleri çalışabilir, sanayi ve üretim durur ve insanlar yiyecek ekmek bile bulamaz, önce açlık, sonra salgın hastalıklar boy göstermeye başlar, kamu düzeni ise tamamen ortadan kalkar.
Azalan yağışlara bağlı olarak boşalan barajlar sebebiyle giderek daha fazla su sıkıntısı çekmeye başladık bile ama bu sıkıntının tek kaynağı azalan yağışlar da değil. Daha da büyük etkiye sebep olan değişken, kişi başı su tüketiminin de artıyor olması ki nüfusun da devamlı olarak yükselmesi gerçeğiyle birleşince etki katlanıyor. Bu topraklarda kuraklık ve kıtlık ilk kez oluyor da değil ve belli belirsiz aralıklara tekrar ve tekrar olacak.
Gelinen noktada artık her şey pamuk ipliğine bağlı gibi. Onlarca yıldır bu duruma hazırlananlar, hatta bunu âdeta kurgulayanlar yarın Karadeniz'in altından geçen boru hatlarını da Baltık Denizi'ndeki gibi patlattı mı ne olacak? Ülke elektrik enerjisinin yaklaşık yarısı doğalgaz santrallerinden geliyor. Biraz daha yağmur yağmadığında ise artık barajlardan elektrik üretmek de mümkün olamayabilir...
Millet olarak yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmemek gibi bir davranış kalıbımız olduğu için şaşılacak bir şey de yok. Ülkenin enerji güvenliğinin ve bağımsızlığın sağlanabilmesi için yalnızca tek bir çıkar yol mevcut olduğunu zâten herkes biliyor: Nükleer güç.
Diğer taraftan daha 1950'lerde ilk adımlar atılmış olsa da hâlâ sonuç alınabilmiş değil. Nesiller boyu süren baltalalamalar, gözümüzün önünde ve üstelik herkes; "ne oluyor ulan" derken defalarca kendini tekrar edip durdu.
Hatta bunun üstüne, alınabilmesi için ülkenin temeline dinamit yerleştirilmesine bile göz yumulan araştırma reaktörlerinin çalışmaları dahi çoktan durduruldu. Şimdilerde acaba tekrar çalıştırsak mı diye düşünülüyor, inanılacak gibi değil. Tam da bu noktada Özemre'den1 bir alıntı (2001) yapmak da kaçınılmaz oldu:.
Fanatik nükleer enerji karşıtlarının davranışları da ... din şablonuna tamâmen uymaktadır. Bunların sâliki oldukları din: 1) hayrın timsâli ve "Aydınlıklar Prensi" olan Güneş ile 2) şerrin timsâli ve "Karanlıklar Prensi" olan Nükleer Enerji'den oluşan iki ilâhlı düalist bir din görünümünde ortaya çıkmaktadır...
Fanatik nükleer enerji karşıtlarının dini, misyoner ruhlu ve kendisi gibi düşünmeyene hayat hakkı tanımayan bir dindir. Bu dinin telâkkisine göre Güneşin gâlib gelebilmesi için her türlü yalan, dezinformasyon, iftirâ, komplo ve şantaj mubahtır. Dinin Papalık kurumunu "Greenpeace" denilen örgüt yüklenmiştir. Dinin Türkiye'nin ilk nükleer santralinin kurulacağı "Akkuyu Nükleer Santral Siti" ya da Fransa'nın Büyük Okyanus'da su altı nükleer bomba deneylerini gerçekleştirdiği Muroroa atolü gibi, Hac fârizasını ifâ etmek kabilinden topluca ziyâret ettikleri, kutsal ziyâretgâhları ve buralarda icrâ ettikleri kendilerine özgü ritüelleri vardır. Bu dinin sâlikleri, zaman zaman: kendilerini zincirlerle resmî dairelerin giriş kapılarına zincirlemek, iskelet resimli tulumlar giymek, ziyâretgâhlarında geceleri ateş yakıp tepinmek gibi başka ritüellerle ve nükleer enerjinin ülkeye girmemesi uğruna tuttukları oruçlarla da dinlerinin "şerîat"ını ifâ etmektedirler..
Resim.1-2-3) Nükleer enerji kullanan ülkelerden üçünün büyüklüklerinin Türkiye ile karşılatırılması. Yukarıdan aşağı Belçika, İsviçre ve Güney Kore. Sayılar; sahip oldukları toplam "Nükleer Güç Santralleri/Toplam Reaktör Sayıları"nı ifâde etmektedir..
Hızlıca konuya girmek için yukarıdaki üç görsel kullanılabilir. Türkiyenin alanı ile karşılaştırıldığında küçücük olan bu ülkelerin toprakları üzerinde bile çok sayıda nükleer reaktör kabaca 1960'lardan beri güvenle kullanılmaktadır. Belçika elektriğinin %54'ü, İsviçre elektriğinin %40'ı ve Güney Kore elektriğinin %30'u nükleer reaktörler tarafından sağlanmaktadır.
Güney Kore'de yukarıda sayıları belirtilenlerden başka bir adet güç santralinin ve altı kadar reaktörün inşası hâlen sürmektedir ve ayrıca sonrası için yenilerinin planlaması yapılmış ve kaynakları ayrılmış durumdadır. Yüzeysel değerlendirmelerde, kısa denilebilecek zaman önce Türkiyeden sanayi olarak daha geride olan Güney Kore'nin bir anda üretim patlamasıyla nasıl da öne geçtiğinden bahsedilir durur ama bunun gerçek sebepleri pek de değerlendirilmez. İşte nükleer teknolojinin sağladığı ucuz ve bol enerji bu denklemdeki en önemli değişkenlerden biri olmuştur ki biz hâlâ bundan mahrum olduğumuz gibi yakın gelecekte de durum şimdilik pek umut vadetmemektedir. Yine de yapılabilecekler yok değil. Buradaki içeriğin temeli de işte bunlardan biri olacak.
Küçük Birimsel Reaktör - (KBR)
Günümüzde nükleer güç üretimi için geleceğe dönük çeşitli kavramlar üzerinde çalışılmaktadır ve bunlar içinden en öne çıkan ise bugün için, Küçük Birimsel Reaktörlerdir.
Bunun nedenini birkaç sayıyla açıklamak daha kolay olabilir. Örneğin Akkuyu santralini inşa etmekte olan Rus şirketi yaklaşık 10 yıl önce bu işe başladı. Şimdiye kadar onmilyarlarca dolar harcadı, muhtemelen 2 belki 3 vardiya ile çalışıldı ve iş hâla bitmedi! Bütün reaktörleri ile birlikte tamamen hizmeti girmesi herhalde beklenmedik durumlar oluşmasa bile 2030'ları rahatlıkla bulacak gibi görünüyor.
Bu örnekte görüldüğü üzere, böyle büyük ve güçlü nükleer güç santrallerinin inşalarının hem çok yüksek maliyetli, hem de çok uzun teslim süreli olması sorununa bir çözüm getirebilmek için öne çıkmakta olan Küçük Birimsel Reaktör yaklaşımı; çok daha düşük güç sığasına sahip olsalar da daha düşük toplam maliyetle (ve daha düşük birim enerji mâliyeti ile) çok daha hızlı teslim edilebilir, daha güvenli, güç üretimi imkânı sağlayabilme potansiyeline sahip görünmektedir.
Teslim süresi genellikle öncelik verilmeyen bir değişken olsa da Türkiye açısından düşünüldüğünde çok önemlidir. Çok daha fazla nükleer enerjiye en kısa zamanda acil ihtiyacımız olduğu yukarılarda açıklanmaya çalışıldığı göz önüne alınırsa, bizim için güvenlikten sonra teslim süresi öncelikli olmalıdır. Akkuyunun çalışma modeline şimdi değinmeye gerek yok ama tahmini teslim süresi en azından 15 yıl civarında olacak gibi. Peki Sinop'ta inşası düşünülen santral ne olacak? İnşası 5 yıl sonra başlasa, sisteme tam kapasite elektrik vermeye başlaması en iyi ihtimalle 2045!
Eğer Türkiye elektrik ihtiyacının 3/4:ünü örneğin Fransa gibi nükleerden, geri kalanını da su, rüzgar ve güneşten elde edebiliyor olsa ülkenin ancak o zaman her anlamda gerçek bir sıçrama yapabilmesi mümkün olabilir. Böylesine büyük bir ithal enerji boyunduruğunda iken ise daha fazla ilerleyebilmek doğrusu pek mümkün görünmüyor.
Tabii ki bütün bunlar Türkiye'de bilinmiyor değil. İlgililer de hepsinin farkında ve bu sebeple henüz emekleme aşamasında olsalar da ülkede bâzı milli KBR çalışmalarının başlatılmış olması en azından ümit verici.
Yine de böyle bir meseleye bulaşmakla işimiz olmazdı, eğer konuyu suya bağlamayacak olsaydık ; )
Yüzer Küçük Birimsel Reaktör - (YKBR)
Burada bahsi geçen yüzer nükleer reaktör kavramı doğal olarak askeri amaçlı olanları, örneğin nükleer denizaltıları vs. değil sivil amaçlı güç üretimi için kullanılanları kapsamaktadır.
Böyle bir amaçla ilk uygulama ABD tarafından 1963'de gerçekleştirilmişti. İkinci Dünya Savaşı sırasında inşa edilen ve sonra yedeğe ayrılan Liberty sınıfı nakliye gemilerinden biri, üzerinden tahrik sistemleri vs söküldükten sonra bir mavnaya dönüştürüldü ve Sturgis olarak adlandırıldı. Sonra gemi vasatına, yeni bölme içinde ~10MW gücündeki MH-1A tanımlamalı basınçlı su reaktörü, birinci ve ikinci devre soğutma sistemleri ve elektrik sistemleri yerleştirildi. 1967'de reaktör ateşlendi ve gemi çekilerek Panamaya götürüldü. Orada iskeleye bağlı şekilde kara tesisleri için elektrik sağlamaya başladı. 1976'da karada elektrik üretimi başlayana kadar kullanıldıktan sonra 1977'de hizmet dışına çıkartıldı.
Resim.4) Sturgis üzerindeki MH-1A reaktörü gemiden alınırken.
İkinci örnek için tasarım çalışmaları Proje 20870 tanımlamasıyla 2000 yılında Rusya'da başlatıldı. Söylendiğine göre ilk hedef Rusyanın nükleer denizaltı inşa merkezi olan Beyazdeniz kıyısındaki Severodvinsk şehrinin ve tersanenin ihtiyaçlarını karşılamaktı. 2007'de Severodvinsk'de, Rus nükller denizalılarının inşa edildiği Sevnash tersanesinde kızağa kondu. Sonra çalışma durdu. 2009'da bu kez St.Petersburg'daki Baltiysky Zavod tersanesinde proje tekrar kızağa kondu ve 2010'da denize indirildi. Biri yedek olmak üzere toplam 4 adet Pr.20870 yüzer nükleer güç santralinin inşası planlamış durumdadır.
Resim.5) Akademik Lomonosov, hizmet vermek için gönderildiği Pevek limanında.
Akademik Lomonosov olarak adlandırılan ilk aracın nükleer tecrübeleri 2016'da başlatıldı. 2019'da çekilerek Sibirya'nın Kuzeydoğu ucundaki Pevek adlı küçük yerleşim bölgesinde kendisi için hazırlanan limana bağlandı ve hizmet vermeye başladı. Proje 20870 tasarımı bölgeye üç alanda kesintisiz destek vermektedir:
Elektrik enerjisi
Denizden elde edilmiş tatlısu
Isınma için sıcak su
Pr.20870; 144m boyunda, 30m eninde, 21.500tonluk bir mavnadır. Dolayısıyla kendi üzerinde herhangi bir sevk sistemi bulunmaz ve denizde ancak römorkörler tarafından çekilere nakledilir. Nükleerciler dahil toplamda yalnızca 70 mürettebat tarafından işletilmektedir.
Geminin vasatında, iskele ve sancak olarak yan yana yerleştirilmiş ve OKBM Afrikantov tarafından tasarlamış iki adet KLT-40S Basınçlı Su Reaktörü (BSR) mevcuttur. Bu reaktör temel olarak Rusyanın nükleer buzkıran gemileri için tasarlanmış olan ve 40 yıldan uzun süre kullanılan OK-900 ve OK-900A'ların yerini almak üzere geliştirilen, 1988'den itibaren yeni nesil buzkıran gemilerinde kullanılmaya başlanan birimsel KLT-40 ve KLT-40M reaktörlerinin en yeni sürümüdür.
Resim.6) Akademik Lomonosov üzerindeki 2 adet KLT-40S reaktör sistemininden her birinin kapladığı hacim ve bâzı bileşenleri. Bu resim üzerinde gözükmese de reakötöre bağlı 4 adet devirdaim tulumbası ve 4 adet buhar üretici bulunmaktadır.
Resim.7) KLT-40S'nin reakötörüne ait bir kesit resmi.
Eldeki verilere göre göre KLT-40S üzerinde DZU (Düşük Zenginleştirilmiş Uranyum) kullanılmaktadır (< %20) ve yakıt yenileme süresi 3 yıl civarındadır. Gemi üzerinde, kullanılmış yakıtın ve katı atıkların güvenle saklanabileceği özel bölmeler de mevcuttur. Reaktörün toplam hizmet süresi 300.000 saat / 40 yıl olarak öngörülmektedir.
Bir KLT-40S; 150MWt ısıl güce sahiptir ve 35MW elektrik sağlayabilir. Bunun yanından 120.000m3/gün tuzsuzlaştırma yapabilir, başka bir ifâdeyle deniz suyundan tatlısu üretebilir. Akademik Lomonosov'un toplam sığası için ise bu değerleri ikiyle çarpmak gerekir.
Türkiye için Yüzer Güç Santralleri
Nihâyet asıl meseleye ulaşabildik. Bütün bunlara bağlı olarak şöyle bir önermeler dizisi yapılabilir:
Ülkenin acil ihtiyaçlarının daha hızlı karşılanabilmesi ancak "Küçük Ririmsel Reaktörler" ile olabilir. Bu husus büyük santrallerin tamamen terk edilmesini gerektirmez, hâlâ ihtiyaç öngörülüyorsa o çalışmalar ayrıca devam edebilir.
Ülkenin kıyı uzunluğu ve yapısı düşünüldüğünde, küçük reaktörleri yüzer olarak inşa etmek, karada inşa etmeye nazaran hem daha ucuz, hem daha hızlı ve hem de daha güvenli bir seçenek sunmaktadır. Böylece ülkenin büyük bölümüne, kıyılar boyunca, çok yakın mesafeden enerji sağlanabilir ve nakil kayıpları da biraz azaltılabilir. Yine de ülkenin iç kesimleri için bir miktar KBR'nin karada inşa edilmesi de gerekecektir.
Türkiye'nin yüzer santral tasarımı kesinlikle yukarıdaki Rus örneğindeki gibi mavna üzerinde değil, kendi sevk sistemi olan gemi üzerinde gerçekleştirilmelidir.
Kuraklık şartları göz önüne alındığında denizden tatlı üretimi yeteneğinin en başından reaktör sistemi tasarımlarına dahil edilmesi kesinlikle gereklidir ve santral yüzer olduğunda bunu sağlamak daha kolaydır.
Reaktör türü tercihi kesinlikle "Basınçlı Su" olmalıdır. Ergimiş Tuz türünün yeterli olgunluk seviyesine gelmesi için daha uzun yıllar gereklidir ki yanlışlıkla bu yola girildiğinde nükleer alanda onlarca yıl daha kaybedebiliriz.
Diğer taraftan bu noktaya gelebilmek için bâzı temel adımların atılması şartır:
Milli nükleer tasarım yeteneğinin olgunlaştırılması.
Milli reaktör ve altsistem üretim yeteneğinin kazanılması.
Milli Uranyum madenciliği.
Milli Uranyum zenginleştirme.
Milli yakıt üretimi.
Milli atık yönetimi.
Türkiyenin elindeki insangücü ile bunların hepsinin kısa sürede sağlanabilmesi mümkündür, yalnızca 4. ve 6. maddeler, o da siyasi olarak, bâzı zorluklar çıkartabilir ama aşılamaz değillerdir...