Her Yol Roma'ya Çıkar
Salı, 07 Ocak 2020

Alman elektronik mühendisi Max Otto Kramer 1926'da Münih Teknik Üniversitesinden mezun olduktan sonra 1931'de Aachen'de Havacılık alanında doktorasını tamamladı. 1930'ların sonlarına gelindiğinde ise genç yaşına rağmen artık aerodinamik sahasında ülkenin en yetkin mühendisleri arasında kabûl ediliyordu. Kramer bütün "gerçek" mühendislerde ve bilimadamlarında gözlemlenebileceği üzere çok geniş bir ilgi alanına sahipti ve çoklu-disiplinli çalışmalar gerçekleştiriyordu; otomobillerden, pervane gürültüsüne, planörlerden, özel maksatlı denizaltı gövde kaplamalarına, dümensuyu güdümünden, füzelere...

Uçaklarda kullanılan iniş flapları gibi çeşitli icadları ve patentleri olan doktor Kramer'in çalışmalarıyla benim ilk temasım ise henüz çocukken okuduğum bir makâle vesilesiyle olmuştu. Bahsi geçen biyotaklit temelli bu özgün çalışma, yunus derisinden esinlenerek, laminar akışın sürekliliğinin sağlanabilmesine imkân vereceği iddia edilen bir özel kaplama geliştirilmesine dayanmaktaydı. Aslında bu doğrultuda uzun yıllardır sitede ele alınması düşünülen "sınır tabaka kararlılığının sönüm yoluyla sağlanabilmesi" konusuna bir türlü sıra gelmediği gibi şimdiki içerik de tamamen başka bir alana kayacağı için mecburen bu güzel konuyu yine atlıyoruz :)

Littorio Sınıfı İtalyan Savaş Gemisi Roma

Resim.1) Littorio sınıfı italyan zırhlısı Roma'nın Curcuna Boyası ile sancak kemereden görünüşü, 1943.


Yukarıdaki gibi bir giriş üzerinden biraz daha devam etmek gerekirse; henüz geçenlerde Osborne Reynolds'ın mühendislik eğitimi hakkındaki görüşlerinden de bir vesileyle bahsedilmişti ki bu görüşler zamandan bağımsız olarak, dâima geçerli olacaktır. Günümüz Türkiyesi açısından ise mühendislik eğitimi itinayla ve istikrarla parçalanmaya devam etmektedir ve durum güngeçtikçe kötüleşmektedir. Sözüm ona uzmanlaşma(!) görüntüsü altında gerçekleştirilen bu dönüşüm, kasıtlı olarak öğrencileri çok dar çerçeveli bir kalıba sokup bilimsel mânâda kısır bırakmaya yönelik bir uygulamadır, oysa bütün mühendis adaylarının son derece geniş disiplinli bir eğitim alması zorunludur.

Örneğin mühendis adaylarına önce dediler ki kendinizi bu kadar yormanıza hiç gerek yok, mesela diyelim ki yalnızca "akışkan dinamiği" konusunda uzmanlaşın. Sonra dediler ki bu konu çok geniş ve zor, sadece "hesaplamalı akışkan dinamiği" yönünde uzmanlaşmanız yeterli olur, ithal ettiğimiz yazılımları kullanmak için zâten temel akışkan dinamiği bilgisine de pek ihtiyacınız yok, bizim yazılımı sadece tıklayarak kullanabilirsiniz, gerisini o halleder, renkli resimler de cabası! Ama bu da yetmedi sonra dediler ki bir kısmınız da mesela sadece önişlem uzmanı(!) olsun başka birşey bilmesinin kime ne faydası var, eğitimi kısa kesin, eğlencenize bakın! Bu da yetmedi ama neyse...

Tabii bu tür mekanizmaların arpa istihsaline yönelik çok büyük faydaları(!) da olunca destekleyicisi de bol oluyor. Geçenlerde bir yazıya denk geldim, bugün için Türkiye Cumhuriyeti'nde 26.000(!) kadar profesör varmış! Eğer sayı "doğru ise" dehşet verici ve ister istemez merak edip araştırınca görülebileceği üzere bu sayı Fransa'daki, İngiltere'deki hatta Almanya'daki profesör sayılarının bile üstünde, bu durumda lâfı daha fazla uzatmaya da gerek yok, var mı?

Littorio Sınıfı

Yavaş yavaş asıl konuya gelmeye çalışalım. İkinci Dünya Savaşının ayak seslerinin yaklaşmaya başladığı 1930'lara gelindiğinde taraflar ellerinden gelen bütün imkânlarla silahlanmaya çalışıyordu ve donanmalar bu yarışta en büyük kaynağı alıyordu. İtalya da bu doğrultuda önemli atılımlar yapıyordu, örneğin savaş çıktığında, 1939 itibârı ile dünyanın en büyük denizaltı gücü ne Almanya'nın, ne Japonya'nın ne de İngiltere'nin vs. değil İtalya'nın elindeydi.

Daha sonra Littorio Sınıfı olarak adlandırılacak olan gemilerin tasarım faaliyetleri, 1922'de imzalanan ve savaş gemilerinin boyutlarına sınırlamalar getiren uluslararası Vaşington Antlaşmasının kıstaslarına uyabilecek âzamî güçte bir gemi hedefiyle, 1928'de başlamıştı ve tasarım çalışmaları 1934'de tamamlandı.

Roma zırhlısı üzerine Fritz-X isabetleri

Resim.2) Roma'nın aldığı iki güdümlü mühimmat isabetinin konumlarının gemi kesitleri üzerinde, vuruş sırasıyla, gösterimi.


Henüz büyük ve zırhlı gemilerin gözde olduğu bu zaman diliminde, yeni ve pek çok açıdan son derece gelişkin bir tasarıma dayanan Littorio Sınıfı araçlardan ilk ikisi (Littorio ve Vittorio Veneto) 1934'de ve diğer ikisi de (Impero ve Roma) 1938'de kızağa kondu. İnşaları 1940'da tamamlanan ilk iki gemi 41.000ton ve 1942'de tamamlanan üçüncü gemi Roma [Resim.1] ise 46.000ton tam yüklü ağırlıktaydı, dördüncü ve son gemi olan Impero'nun inşası ise tamamlanamadı. Geminin bordaları 350mm, anagüvertesi 207mm zırh ile kaplıydı, ana taretler 350mm, köprüüstü ve mühimmat bölmeleri 260mm zırh ile korunuyordu. 241m uzunluğunda, 33m genişliğinde olan gemiler ~10m su çekiyordu ve toplam 130.000Hp güç sağlayan buhar türbinleri ile 30 mil sürâtin biraz üzerine erişebilmekteydi.

Littorio Sınıfının temel niteliklerini iyi ve kötü yanlarıyla özetlemek gerekirse:

  1. (Direnç anlamında) başarılı hidrodinamik tasarım
  2. İyi bir zırh tasarımı
  3. Çok güçlü silahlar; 42km menzilli, 380mm/50 kalibre toplar
  4. Etkin mühimmat; 30km'de 320mm, 20km'de 450mm zırh delme yeteneği
  5. Radarla yönlendirilen topçu atış kumanda sistemi
  6. Alçak silüet
  7. Güzel hatlar!
  1. Ağırlık merkezi kaynaklı denge sorunları
  2. Islak seyir
  3. Malzeme ve imalât kaynaklı sıkıntılar
  4. Mühimmatlarda kalite sorunları
  5. Çok sık arıza yapan atış kontrol sistemi
  6. Çok yetersiz hava savunması
  7. Yetersiz seyir sığası
  8. Torpil savunma sisteminin başarısızlığı

Buraya kadar Littorio Sınıfı kısaca tanıtıldı ve devamında da bu gemilerden ikisi; Roma ve Italia ilgi alanımızda olacak. Italia nereden çıktı derseniz, 1943'de Mussolini iktidardan indirildikten sonra Littorio'nun ismi hemen Italia olarak değiştirilmiş ve gemiler Vittorio Veneto Sınıfı olarak adlandırılmaya başlanmıştı.

İlk Güdümlü Gemisavar Mühimmat

1935-45 dönemi, askerî ihtiyaçlar sebebiyle verilen büyük uğraşlar neticesinde âdeta inanılmaz denilebilecek teknolojik ilerlemelere sahne oldu ki bunların en büyük bölümü de açıkça Almanya kaynaklıydı. Şimdi bunlardan sadece biri olan ve gemilere karşı kullanılmak üzere özel olarak tasarlanan ve uygulamaya konarak etkinliğini de 1943 itibarı ile kesin olarak kanıtlayan, "havadan atılan ilk gemisavar güdümlü mermiden" bir iki satır ile bahsedilecek. Fakat asıl mesele sonraki yazılarda bu gelişme ve devamında yaşananlardan kaynaklanan etkilerin üzerimizdeki yansımaları hakkında fikir yürütmek için gereken temeli atmaktan ibâret olacak.

Savaş tarihinde çok önemli değişimlerin başlangıç noktası olan bu silahın adı: Ruhrstahl SD 1400 veya takma ismiyle Fritz-X. Geliştirilmesinde başrol oynayan kişi ise yazının girişinden tahmin edilebileceği üzere Max Otto Kramer. Savaş biter bitmez Kramer ve takımından birkaç kişi meşhur "Paperclip Harekâtı" ile ABD istihbaratı tarafından ABD'ye ve gerikalanlar ise Rus istihbaratı tarafından SSCB'ye götürüldü ve her iki ülkenin güdümlü silah teknolojisindeki çalışmalarının temelleri bu çekirdek yapılar tarafından inşa edildi.

Fritz-X, tornada işlenmiş yekpare silindirik ve sivri uçlu bir zırhdelici çelik harpbaşlığının içine doldurulan 300kg Amatol patlayıcıyı, uçaktan bırakıldıktan sonra kuyruk kanatlarının yardımıyla süzülen aracın telsiz ile kumanda edilerek yönlendirilmesiyle hedefe ulaştıran bir silahtı ve özel olarak dönemin en güçlü zırhlı savaş gemilerini batırabilmek için tasarlanmıştı.

1943 itibarı ile savaşı kaybedeceklerini anlayan italyanlar bir darbe ile Benito Mussolini'yi devirdikten sonra, müttefiklerle gizlice bir anlaşma imzaladılar ve söz konusu anlaşmaya göre donanmalarını da teslim etmeleri istendi.

9 Eylül 1943 sabahının ilk saatlerinde italyan suüstü kuvvetinin en önemli bölümünü meydana getiren üç zırhlı (Italia -eski Littorio-, Vittorio Veneto ve Roma) üç kruvazör (Eugenio di Savoia, Amiral Oliva Montecuccoli ve Regolo) ile sekiz muhrip la Spezia limanından ayrılarak denize açıldı. Geç de olsa kumpasın farkına varan almanlar, yeni geliştirdikleri Fritz-X'leri Dornier Do 217 bombardıman uçaklarına yükleyerek bu filoya bir hava saldırısı düzenledi. Her Do 217 sancak motor ile gövde arasında, kanat altında tek bir silah taşıyabiliyordu ve onbeş adet uçak havalanmıştı.

Filo Korsika'nın on mil kadar açığında 22 mil süratle seyretmekteyken alman hücumu başladı. İlk silah 15:30'da Italia üzerine gönderildi ve mühimmat geminin kıçını sadece bir metre kadar ıskalayarak suya düştü fakat patlama yine de dümene hasar verdi Italia ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldı.

Alman uçaklarının 5-6km mesafeden bomba bıraktığını gören italyan mürettebat önce bunun ne olduğunu anlamadı ve alman uçaklarının kendilerine saldırmadıklarını düşündüler fakat iş ciddiye binince gemiler keskin kaçınma manevralarına başlayıp uçaksavar ateşiyle karşılık verdirler. Bu iki açıdan çaresiz bir durumdu, öncelikle uçaklar hem mesafe hem de irtifa olarak hava savunma toplarının menzili dışındaydı, ikinci olarak kaçınma manevrası yapsalar da bombalar yön değiştirip üzerlerine gelmeye devam ediyordu.

Roma ikinci Fritz isabetinden sonra yanarken

Resim.3) Roma zırhlısı ikinci Fritz-X isabetinden sonra, 9 Eylül 1943.
Üst köşede ise bir Fritz-X deneme atışında. Kuyruktan çıkan işaret fişeği izleri, uçaktan füzeyi kumanda eden mürettebat tarafından rahatça görülebilmesi için.


İkinci saldırı Roma üzerine yapıldı. 15:45'de ilk Fritz-X sancak vasattan gemiye girdi ve bütün güverteleri delip omurgadan çıktıktan sonra su içinde, gövdenin altında patladı. Aslında bu infilâk muhtemelen harp başlığının gövde içinde patlamasından bile daha fazla etki yapmıştı. Kazanların ve türbinlerin bir bölümü ile dört pervane milinden ikisi devre dışı kaldı ve sürât on mile düştü.

Yedi dakika sonra 15:52'de ikinci Fritz-X ise biraz daha baştan köprü ile ikinci taret arasındaki bölge civarına isabet etti ve muhtemelen cephaneliği de etkileyecek şekilde gövde içinde patladı [Resim.2] 1.500 tonluk iki numaralı taret koptu, köprüüstündeki geminin yüksek rütbeli mürettebatının büyük bölümü hemen öldü ve 16:12'de gemi alabora olduktan sonra ikiye bölünerek battı. Zamanının en gelişkin tasarım ve üretim teknolojilerine sahip zırhlılarından biri çok kolay batmış ve 1.850 kişilik mürettebatın 1.250 kadarı mortoyu çekmişti.

Roma'nın dayanıksız bir gemi olduğu da düşünülmesin zira o güne gelene kadar aldığı çeşitli isabetlere yeterli direnci gösterebilmiştir. Örneğin bir ABD hava saldırısında yüksek irtifadan bırakılan 2.000lb zırh delici bombalarla aldığı dört isabetten ciddi bir şekilde etkilenmemişti fakat tabii ki zaafları da vardı.

5.500-6.000m irtifadan ve yaklaşık 5km mesafeden bırakılan Fritz-X'ler hedefe yaklaşık Mach 1 ile çarpıyordu ve harpbaşlığı yaklaşık ~700mm zırh çeliğini delebiliyordu. Müttefikler zamanla radyo karıştırması ile bu silahın etkinliğini ortadan kaldırmayı öğrenince daha da ilgi çekici bir çözüm geldi; tel güdümlü Fritz. Ayrıca benzer güdüm sistemlerine sahip ama roket motorlu silahlar da aynı dönemde geliştirilmiş ve kullanılmıştır.
Ve böylece deniz savaşı kavramı açısından tamamen yeni bir dönem de başlamış oldu...

 
Telif Hakkı © 1997-2021 [uskudar.biz]
- sürüm 6.0.0 - Bütün Hakları Saklıdır.
Kullanım şartları için tıklayın!