Baş Üryân Sîne Püryân
Salı, 09 Nisan 2019

Üsküdar'da mezarlık, 1890'lar.

Doğrusunu söylemek gerekirse önceki site hayatını tamamlandıktan sonra ziyaretçilerden gelen tepkiler gerçekten son derece şaşırtıcı ve beklenmedik oldu. Diğer taraftan kapanış yazısında bahsi geçen taktik varsayımın(!) gerçekçi ve uygulanabilir olmadığı da kısa zamanda anlaşıldı...

Mezar taşlarını koyun mu sandın?

Bu arada başa gelen bâzı şahsî hadiselerle de birleşince çalışmaya(!) devam etmek gerekli hâle geldi. Yine de bu kez hem içerik seçiminde hem de sunum tarzında öncekine göre daha farklı bir çerçeve içinde kalınması düşünülüyor.

Yaftalar:
Devamını oku...
 
Denizin Altına İnemeyen Askerî Yakıt Hücreleri - 1
Cuma, 19 Mart 2021

1957'de Sputnik-1 dünya yörüngesine gönderildiğinde uzay yarışı olarak adlandırılan dönem çoktan başlamıştı ve uzay araçlarının enerji ihtiyacını olabildiği kadar yüksek verimle ve güvenle karşılayabilme amacıyla, atıkları sâdece su ve ısı olan yakıt hücresi teknolojilerine yönelmek doğal bir tercihti. Bu sebeple yarışın iki tarafında da bu yönde arge çalışmaları sürdürülüyordu. Uzaya ilk çıkan yakıt hücresi; 1965'de Gemini adlı araç ile Batı tarafından gönderildi, Doğu için ise ancak 1972'de Soyuk 7K ile ilk çıkış gerçekleşti.

İsveç'te 1954 itibarı ile Donanma'nın geleceğine yönelik bir değerlendirme çalışması başlatıldı ve dört sene sonra varılan "Savunma Kararı 58" kavramı ile birlikte Deniz kuvvetlerinin, değişen tehditler karşısındaki yeniden yapılandırılma rotası belirlendi. Bu konu sahip olduğu bâzı nitelikler açısından Türkiye için de incelenmesi gerekli bir tabiata sahiptir fakat şimdilik onlardan bahsedilmeyecek.

Burada sâdece söz konusu yeni yapılanmanın kilit taşlarından olan denizaltı teknolojileri ile ilgili bölümü içeriğe kısmen dâhil olacak. Daha sonra Sjöormen sınıfı olarak adlandırılacak olan A11 denizaltı projesi 1950'lerin ikinci yarısındaki bu dönüşüm doğrultusunda şekillendirilmeye başlanmıştı.

Sjöormen Sınıfı - Denize İniş

Resim.1) Konvansiyonel denizaltı tasarımı tarihindeki önemli sıçramalardan biri olarak değerlendirilebilecek Sjöormen sınıfı denizaltılardan birinin denize inişi, 1967/68. Bu denizaltıların, hidrodinamik nitelikler başta olmak üzere bâzı hassas tasarım hususları açısından, bugün Gölcük'te inşa edilmekte olan denizaltılardan daha üstün olması(!) ise ayrı bir yazı konusu olabilir ya da olmayabilir, ne de olsa tamamen anlamsız bir mevzu...

Yaftalar:
Devamını oku...
 
Endoplazmik Retikulum
Çarşamba, 03 Mart 2021

Çanakkale Boğazı ve Güney Çevresi, Piri ReisBatı kıyılarımıza odaklanmak gerektiğinde, ciddi bir konum zaafiyetine sahip olduğumuz görülebilir. Diğer bâzı önemli etkenler yanında, ülkenin Kuzey kıyılarını, Güney kıyılarına bağlaması sebebiyle de son derece hassas bir su yolu olan Adalar Denizi, giderek hızlanarak ülkenin geleceği üzerinde daha ciddi bir tehdit hâline de gelmektedir.

Bu tehdide karşı koyabilmek tabii ki mümkündür, ancak dikkâtlice ve hassasiyetle hesaplanmış isâbetli tercihler yapabilmek kaydıyla. Söz konusu tercihlerin değerlendirilmesi; şu anda içine sürüklenmekte olduğumuz birtakım tuzaklar bağlamında, başka bir zamanda ele alınmaya başlanacak. Önce güncel coğrafî ve siyasî durumun bir neticesi olan "konum kaynaklı" olumsuz şartları kısaca ele almak gerekli.

Adalar Denizi üzerinde ikisi hariç tamamı yunan işgâlinde (üzerinde yerleşim olan) ikiyüzden fazla ada mevcuttur ki iskân edilmemiş adacıklarla birlikte bu sayı binlerle ifâde edilebilir.

Küçücük kayalıkların ne kadar önemli olabileceğini anlamak için mesela son yıllarda Güney Çin Denizinde; Spratly ve Paracel bölgelerinde yaşanmakta olanlara bir göz atmak yeterli olabilir. Son derece ciddi bir sorun olmakla birlikte, küçük adacıklar konusu buradaki kapsamın içinde olmayacak.

Devamını oku...
 
Ama Kralın Köpek
Salı, 23 Şubat 2021

?

Yakın zaman diliminde bütün bir medya ordusu, Türkiye'nin askeri teknoloji alanından sağladığı bâzı önemli ilerlemelerin parlaklığından da yararlanmak sûretiyle, ülkeye zarar verici birtakım oluşumları halka olduğundan çok farklı sunarak, oldukça sistematik bir şekilde aldatma faaliyetleri sürdürmektetir.

Günümüzde de geçmişte olduğu gibi, beşinci kol faaliyetlerinin uygulanmasında çok hassas görevleri olan basın-yayın kitlesinin başarısı(!) bugün öylesine yüksek seviyeye ulaşmıştır ki toplumu oluşturan çâresiz bireylerin beyinleri bir kavram çorbasına dönmüş durumdadır denilebilir. Şimdi bu konuda gâyet güncel bir örnek üzerinden durumun vahâmeti, bir kez daha, kısaca ispatlanacaktır.

Eski Yunan halkının muhtelif çakma tanrılarından olan bir savaş tanrısı ile söze başlayabiliriz. Bu tanrının ismi burada örnek olarak ele alınacak olan, savunmaya sanayinin tatlı pastasından olabildiğince büyük bir pay kapmaya çalışan, aynı zamanda Devlet bürokrasisi tarafından itinâyla himâye edilen, yerli(!) ve de milli(!) bir özel işletmenin adıdır aynı zamanda. Burada söz konuzu şirketin ingiliz derin devleti tarafından idâre edilen bâzı kuruluşlarla ilişkilerinden, ürünlerin teknik yetersizliklerinin değerlendirilmesinden vs. bahsedilecek değil ama sadece kelimelere odaklanılacak çünkü onlar çok şey anlatmaktadır, bakalım okuyucu ne anlayacak?

Lâfı ne uzatmaya, ne de dolandırmaya gerek var. Yukarıda tanımlanan işletme tarafından gâyet bilinçli olarak seçilen kelimeler aracılığıyla:

  1. Yunan kültürüne ait ve tâbi olunduğu ve doğal olarak Türk milletine düşman olunduğu, kendilerince beyân edilmektedir.
  2. Özellikle bir put ismi tercih edilerek, Türk milletinin dinine de düşman olunduğu açıkça ifâde edilmektedir.

Bitti mi? Bitmedi. Örneğin en yeni ürüne verilen isme de dikkât edin. 1073 tarihli Divan-i Lugati't Türk'te kayıtlı bulunan öz Türkçe bir kelimeyi kullanıp, bunun içine Türkçede mevcut olmayan harflerden birini yerleştirmek sûretiyle; sizin dilinize de düşmanız, mesajı da verilmektedir.

Üstüne, bütün masraflar da Türk milletinden tahsil edilmektedir! Devlet hepinizsiniz ve daha dikkâtli olup sudaki izleri fark ederek, yeri geldiğinde çüüşşş demedikçe, yöneticiler tek başlarına böyle durumları asla düzelt(e)mez.

Buraya kadar olanlar kabaca son birbuçuk asırdır sayısız örneğine rastlanabilecek bir durumdur ama asıl büyük mesele bu değildir. Gerçek sıkıntı, bugün kendini; milliyetçi, vatansever, muhafazakâr, Müslüman vs. olarak tanımlayan, hatta kendini zirvede gören(!) en azından benim karşılaştığım, istisnâsız herkesin, bu şirketi yere göğe sığdıramaması, vaziyet karşısında âdeta zil takıp oynamasıdır! Yunan kültürüne tâbi Türk milliyetçileri(!) Yunan putlarına tâbi Türk Müslümanları(!) ve sonuç olarak durumun farkında olanlar için dayanması oldukça zor bir çâresizlik hissi...

Ama eskiler it ürür, kervan yürür demişler. Dolayısıyla burada yazılanlar hiçbir şey üzerinde, hiçbir olumlu etkiye pek sebep olacak gibi değil, fakat bu kervan da bir pusuya gidiyor gibi...

?

 
Osmanlı Donanmasının Kaptanpaşaları - 1/11
Cuma, 13 Kasım 2020

Balta geçişi

Onbir sayfada tamamlanmak üzere Osmanlı Devleti tarafından Donanmayı idâre etmek üzere görevlendirilen kişilerin belirtildiği bir sıralama sunulacak, umulur ki konunun meraklılarına bir fayda sağlayabilir. Burada bahsi geçecek isimlerin ayrıntılı bilgileri ele alınmayacak, temel amaç sadece olabildiğince doğru bir kerteriz oluşturmaktır. Bu sayfalar mecburen güncellemeye açık olacaktır, veriler zaman içinde değişiklik gösterebilir.

Bu arada belirtmek gerekir ki Osmanlı denizciliği 1323 itibarı ile başlamış kabûl edilmekle birlikte, Türk Denizciliği Osmanlılar ile başlamadı, çok daha öncesi mevcuttur fakat bu konuyu ayrıca ele almak gerekir. İlk dönemde donanmaya komuta edenlere Derya Beyi deniyordu, donanmanın ve denizciliğin gelişmesiyle birlikte ünvanlar da değişti.

  1. Kara Mürsel Bey - 1326
    Denize ilk kez 1323'de ulaşan Osmanlı Beyliğinin ilk düzenli Osmanlı deniz gücünü, İzmit Körfezi'nde, bugünkü Karamürsel civarında kurduğu (1327) tersanede inşa ettirdiği gemiler ile tesis etti. Haziran 1329'da gerçekleşen Eskihisar savaşı neticesinde Doğu Roma donanması da kara ordusuyla birlikte mağlup edildikten sonra Türk denizcilik tarihi için artık yeni bir dönem başlamış oldu. Bahsi geçen bu ilk hafif ve hızlı donanma gemileri sınıfı, sonraki asırlarda Karamürsel olarak anılmaya ve inşa edilemeye devam etti.

    Çeşitli kaynaklarda Mürsel Alp'in, dönem itibarı ile denizcilik alanında Osmanlı Beyliğinden daha ileri durumda olan Karesi Beyliği kökenli olduğu belirtilmekle birlikte Osman Gâzi'nin silah arkadaşlarından Akça Koca'nın ölümünden sonra birliğinin Mürsel Alp'in emrine geçtiğini de göz önüne almak gereklidir ki bu durumda Mürsel Alp'in aslında Akça Koca'nın yanında ve Osmanlı Beyliği dahilinde yetişmiş olduğu düşünülebilir.

    Mürsel Alp son derece gözü kara bir cengâver olduğundan Orhan Gazi, kendisine Kara lakâbını taktıktan sonra Kara Mürsel olarak anılmaya başlandı. Türk tarihinde benzer şekilde Kara lâkabı taşıyan başka önemli şahsiyetler de mevcuttur, örneğin hemen aşağıdaki ikinci denizci gibi...

  2. Kara (Emir) Ali Bey - 1329
    Osman Gâzi'nin silah arkadaşlarından Aykut Alp'in oğlu olan Ali de Kara lakâbına sahip olan bir başka kahramandır. Kara Mürsel Bey'in ölümünden sonra Orhan Gâzi tarafından Donanmanın başına getirildi.

    Muhtemelen o dönem donanma komutanları için "Emir el Bahr" unvanı da kullanılmaya başlandığından buradan hareketle ismine bir de Emir ilâve edildi ki bugün bütün dünya dillerinde kullanılan amiral kelimesi doğrudan bu arapça tanımlamadan gelmektedir.

    Marmara Denizi'nin güneyindeki Galios adası Kara Ali Bey tarafından fethedildikten sonra onun adıyla anılmaya başlandı ve Emir Ali'den türeyerek zamanla İmralı oldu.

    Donanma Komutanı Kara Ali Bey 1356'da Gelibolu'nun fethi esnasında şehit düştü.

  3. Saruca Paşa - 1390
    Göreve gelir gelmez kurdurduğu Gelibolu Tersanesi ve Deniz Üssü ile Osmanlı Donanmasının Adalar Denizi hakimiyetinin temelini attı.

  4. Çavlı Bey - 1401
    Gelibolu'da Venediklilerle gerçekleşen bir muharebede şehit düştü.

  5. Saruca Paşa - 1414
    Çavlı Bey'in şehâdeti üzerine tekrar göreve atandı.

  6. Baltaoğlu Süleyman Bey - 1451
    Bugün Baltalimanı olarak bilinen Rumeli Hisarı'nın hemen kuzeyindeki kıyı, Konstantiniyye'nin fethi için şehri kuşatan ordunun deniz gücünün merkez üssü olarak kullanılması sebebiyle, bu derya beyinin lakâbından gelen isim ile anılmaktadır.

    Süleyman Bey, Boğaz girişindeki bütün adaları 18 Nisan'da fethettiyse de 20 Nisan'da yardım için gelen gelen üç Ceneviz ve bir Doğu Roma gemisinin Haliç'ten içeri girmesine engel olamayınca Sultan Mehmet'in öfkesini üzerine çekti ve kelleyi zor kurtardı.

  7. Hamza Bey - 1453
    Baltaoğlu'nun başarısızlığından sonra Donanmanın başına geçirilen Hamza Bey donanma gemilerini karadan yürütüp Haliç'e indirerek fetih için çok önemli bir katkı sağladı.

  8. Has Yunus Bey - 1455
    Foça ve Enes seferlerine komuta etmiştir.

  9. Hadım İsmail Bey - 1457
    Amasra, Sinop ve Trabzon seferlerinde görev yapmıştır.

  10. Yâkup Bey - ?


  11. Zagnos Mehmet Paşa - 1463


  12. Mahmut Paşa - 1470
    Venediklilerle yapılan muharebelere ve Eğriboz seferine iştirak etti.

  13. Gedik Ahmet Paşa - 1474
    28 Temmuz 1480'de 132 gemilik bir donanma ile harekete geçerek 18.000 asker ve 1.000 at ile Otranto'ya çıktı ve 11 Ağustosta kaleyi fethederek Avrupa'yı dehşete düşürdü.

  14. Mesih Paşa - 1480
    Başarısızlıkla sonuçlanan ilk Rodos muhasarasını yönetti.

  15. Hersek Ahmet Paşa - 1486


  16. Goygu (Güveyi) Sinan Paşa - 1491


  17. Kara (Nişancı) (Küçük) Davut Paşa - 1492


Son Güncelleme: Cumartesi, 28 Kasım 2020
 
İt Değiliz ki Dağa Küselim
Çarşamba, 17 Haziran 2020

Türk denizcilik tarihini, değerlendirme amacıyla muhtelif bölümlere ayırabilmek mümkündür ve bütün bu sahalarda yeterli miktarda kapsamlı çalışmanın yapıldığını söyleyebilmek de henüz pek mümkün sayılmaz. Bunun bir sebebi ve/veya sonucu, yansıması olarak da tarih bilincimizde ciddi sıkıntılar ve geçmişteki gerçekler ile aramızda çok ciddi kopukluklar olduğu rahatlıkla iddia edilebilir.

Diğer değişkenlerle de etkileşim hâlinde olan denizcilik konusu hakkında çok çeşitli başarılar ve başarısızlıklar ve bunların, gerek ülkenin, gerekse dünyanın gidişâtı üzerindeki etkileri söz konusu olabilirse de bu yazıda daha özel bir konuya el atılacağı için böyle ayrıntılara pek girilecek değildir. Buradaki mevzunun merkez noktasını ise İstanbul Haliç'de kurulan Tersane-i Âmire teşkil edecektir denilebilir ama geçmiş açısından değil de gelecek açısından.

Tabii ki denizcilik konusu, ülkenin; siyâsî, içtimâî, iktisâdî, maddî, mânevî vesaire gibi değişkenlerinden bağımsız olarak değerlendirilemez ve anlaşılamaz çünkü bu etkenlerin tamamı bir bütünü oluşturduğu gibi en alâkasız gibi görünen konu başlıklarının bile karşılıklı derin etkileşimleri söz konusudur.

Örneğin, tarih açısından bakıldığında görülebileceği üzere, kimi zaman devletin iktisâdî zayıflaması denizciliği sekteye uğratmaya, zayıflayan denizcilik ise devlete hasar vermeye başlamıştır, diğer bir ifâdeyle karşılıklı olarak birbirini tetikleyen bir nev'î kısır döngü söz konusudur ve daha eskiye gidilirse bu durumun tam tersinin geçerli olduğu zaman dilimleri de fark edilebilir... Bu sebeple konuyla ilgili tarih çalışmaları, en az teknik çalışmalar kadar önemlidir.

Resim.1) Tersane-i Âmire'nin sadece bir bölümünün görüntüsü, 1890'lar olmalı. Ortada, donanmamızın ilk iki denizaltısının inşa edildiği büyük kapalı kızak hemen göze batıyor. Bu yapının içinden bir fotoğraf görmek isteyen buradaki yazıya göz atabilir.

Devamını oku...
 
Kafadanbacak
Perşembe, 23 Nisan 2020

Son zamanlarda çeşitli açılardan manyetizma olgusu ile doğrudan alâkalı birkaç konuyu ele alınca, aynı yönde ilerlemeye devam etmek de ister istemez uygun gibi göründü. Öyleyse şimdi mevzunun Denizaltı Savunma Harbi (DSH) boyutu ve önümüzdeki dönemde bu alanda yaşanması beklenen bâzı gelişmelerin muhtemel etkileri bağlamında üç beş cümle daha sarf edilebilirdi.

Hemen aşağıdaki manyetizma yaftası üzerinden birkaçına ulaşabileceğiniz üzere, aslında son derece kapsamlı olan bu konunun, sâdece bizim ilgi alanımıza giren bölümleri bile oldukça geniş bir çerçeveye sahiptir; gemilerin ve denizaltılarının manyetik izlerinin azaltılmasından, sualtı silahlarının tapalarına kadar...

Kalamar

Devamını oku...
 
Biz Yalan Rüzgârında Orsa Alabanda Eğlenirken
Cuma, 03 Nisan 2020

20.yüzyıl, diğer bâzı anahtar kavramlar yanında, toplum mühendisliği uygulamalarıyla kimi milletler tarafından, kimi milletler üzerinde, silah kullanmadan müthiş tahribatların yapılabilmiş olmasıyla da dikkât çekmektedir. 21.yüzyıl ise bu çalışmaların yıkıcı etkilerinin artçı depremler gibi darbeler vurmaya devam etmesine sahne olmaktadır ki artık milletler neredeyse hiç dış müdahâle gerektirmeden, bizzat kendi bireyleri tarafından gönüllü olarak tahrip edilebilmektedir. Somut örnekler vermeye gerek var mı?

Tabii burada böylesine geniş kapsamlı bir konuya girmek gibi bir niyet yoktu, bununla birlikte çok dar ve özel bir çerçeveyi, mekanizmanın işleyişini anlayabilmek ve olaylardaki düzeni(!) tanımlayabilmek için bir örnekleme maksadıyla kullanmak da düşünülebilirdi. Fakat devam etmeden evvel belirtmek gerekir ki öncesinde kaynak [3]'ü okumayanlar bundan sonrasından pek birşey anlayamayabilirler ya da daha kötüsü yanlış anlayabilirler.

O zaman lâfı daha fazla uzatmadan 26 Mayıs 1968'e gidiverelim. Benim için pek eski bir tarih değil ama temas ettiğim ziyaretçilerden algılayabildiğim kadarıyla bu yazıyı okuyacak olanların önemli bir bölümü için, muhtemelen henüz ebeveynlerinin bile dünyaya gelmemiş olduğu eskilikte bir tarih aynı zamanda.

Devamını oku...
 
Hidrobalistik
Perşembe, 19 Mart 2020

Mühimmatların serbest su yüzeyi ile etkileşimleri söz konusu olduğunda çok-safhalı akış şartlarının karmaşıklığının da etkisiyle, çözülmesi son derece zorlu durumların meydana geleceği aşikârdır. Dolayısı ile ihtiyaç duyulabilecek başarılı çözümleri oluşturabilmek için söz konusu etkilerin çok dikkâtli bir şekilde incelenmesi ve anlaşılabilmesi ihtiyacı elzemdir.

Bu ihtiyaç ise hidrodinamik biliminin özel bir altbaşlığı olarak kabûl edilebilecek hidrobalistik adlı çalışma sahasının kapsamına girer ve ilk paragraftaki mevzuya ilâve olarak "su içinde çok-safhalı yüzüş" özel durumu ile birlikte konu üç temel başlığa ayrılabilir:

  1. Suya giriş
  2. Sudan çıkış
  3. Süperkavitasyon seyri

Torpil - suya giriş

Devamını oku...
 
Taşramızdan Sormağ İle
Perşembe, 13 Şubat 2020

Bir benzetme yapmak gerekirse, denizlerin dünya açısından önemi, kanın vücut için önemi gibidir, bu açıdan hareketle denilebilir ki denizlere hakim olamayanlar en iyi ihtimâlle ağır hastadır. Zâten dünya tarihi bu görüşün doğruluğunu kolayca ispatlayabilecek numunelerle doludur.

Konu hem askerî, hem iktisadî, hem maddî, hem manevî boyutların bileşiminden oluşan karmaşık bir yapıya sahiptir ve dolayısıyla kısa bir yazı ile değerlendirilebilmesi de pek mümkün değildir. Burada sadece güncel bir meseleden hareketle mevzunun küçük bir bölümü; "Gerçek Mavi" ele alınmaya çalışılacak ama içerik nereye doğru gidecek henüz bilemiyorum yine de endişe etmeyin fazla uzatmaya niyetim yok.

Devamını oku...
 
Uskumru'ya Çoğuz Aşılaması
Çarşamba, 05 Şubat 2020

Herhangi bir cisim, akışkan içinde hareket etmeye çalıştığında bir direnç ile karşılaşır ve söz konusu direnci yenebildiği ölçüde hareketine devam edebilir. Bu durum gemi, araba, uçak gibi araçlar için aşikâr olduğu gibi barajdan musluğumuza kadar gelen suyun, damarlarımızdaki kanın veya sıvıdaki mikropların vs. hareketleri için de geçerlidir, luzûci etkiler sebebiyle, fizikî açıdan suda yüzen bir bakterinin durumu ise bizim bal içinde yüzmemiz gibidir. Direnç kuvveti muhtelif bileşenlerden oluşur. Bu bileşenlerden biri olan sürtünme direncinin insanoğlu tarafından anlaşılmaya başlanmasında ilk adımlar ise Poiseuille ve Reynolds'ın öncü çalışmalarıyla atılmıştır denilebilir.

Proje 1710 Uskumru

Devamını oku...
 
Ya Zinaya, Ya Binaya
Pazar, 15 Aralık 2019

Bu kez geçici olarak, kısa bir süreliğine de olsa karaya çıkalım. İlk bakışta, eski bir makâleden [1] yapılacak uzunca bir alıntı ağırlıklı olarak ilerleyecek bu konunun, sitenin genel içeriği ile hiçbir alâkası olmadığı düşünülebilir. Doğrusu biraz daha dikkâtli bakılırsa, meselenin o kadar da ilgisiz olmadığı, hatta içinde bulunduğumuz genel vaziyet üzerinde, her ne kadar burada pek değinilmeyecek olsa da çok büyük bir etkisi olduğu sonucuna varabilmek de pekâlâ mümkündür.

Hemen alıntıya geçeceğiz ama bu arada "Milli İdealimiz Apartman Yaptırmak Mıdır?" başlığına sahip söz konusu yazının 1941 tarihli olduğunu iyice vurgulamak yerinde olur zîra bu ayrıntı bile başlı başına önemlidir, başlayalım:

Yaftalar:
Devamını oku...
 
Kimi Tatlı Peşinde Kiminse Tuzu Yok
Pazartesi, 11 Kasım 2019

$$ \Large G^{j}_{i} = -(8\pi G/c^{4})(T^{j}_{i} + t^{j}_{i}) $$

Hayat, istisnâsız her birimiz için asla kestirilemez, öngürülemez, akıl sır erdirilemez bir olaylar silsilesi değil midir? Buna inansa da inanmasa da istese de istemese de kabûl etse de etmese de tam olarak böyle olduğunun da herkes bal gibi farkındadır.

Her insan ayrı bir âlem, ayrı bir hikâyedir ama yine de bâzılarının hikâyeleri daha da bir acayip gibidir, belki ibret almamız için belki de asla bilemeyeceğimiz ve anlayamayacağımız başka hikmetler sebebiyle... Artık sadede gelirsek şimdi Anadolu'nun bağrından küçük(!) bir çobanın hikâyesi sahne alacak.

Doğrusu bu mesele kabaca son bir senedir internet âlemine, zaman zaman son derece aşırıya kaçacak kadar yanlış yorumlamalarla, yayılmış durumdaydı. Şimdi aynı dümensiz kayığa bi' de biz atlayalım, bakalım akıntı nereye sürükleyecek...

Devamını oku...
 
Mortocu Sâlih
Cuma, 01 Kasım 2019

Yükseltilmiş bir periskop için serbest yüzey üzerinde hesaplanan dalga iziGeçtiğimiz günlerde hazır mevzu istem dışı bir şekilde de olsa periskoplara gelmişken buradan yürümek akla yatar gibi olduysa da endişe etmeye(!) pek gerek yok çünkü bundan sonrasında muhtemelen konunun karanlık taraflarına artık temas edilmeyecek.

Sadece, birkaç ayrı başlık altında:

  1. Öncelikle Akışkan Mekaniği
  2. Biraz Katı Mekaniği
  3. Az buçuk Akış-Yapı Etkileşimi
  4. Eğer zaman olursa Radar Kesit Alanı
  5. Belki Hidroakustik

açılarından bâzı periskop tasarım değişkenlerinin kısaca da olsa hesaplamalı ve uygulamalı olarak ele alınması söz konusu olacak gibi görünüyor, neden mi? Vardır belki bir sebebi...

Devamını oku...
 
Pasparlak
Salı, 15 Ekim 2019

Dün, hazırlanmakta olan "Refah Faciası" hakkındaki yazı için döneme ait resmî belgeleri ararken kamuoyu tarafından "Fulbright Anlaşması" olarak bilinen vahim hâdisenin resmî belgesine [1] TBMM'nin genelağ sitesinde istemeden (ve nihâyet) denk geldim. Aslında uzun zaman önce de bu belgeyi aramış ama bir türlü bulamamıştım ve şimdi Refah'dan önce rotada küçük bir değişiklik yapmak elzem oldu.

Fulbright Anlaşmasının Resmî belgesinin ilk satırları...

Resim.1) Uzun yıllar boyunca devletin resmî görevlileri, düzenin sahipleri hatta Milli Eğitim Bakanları vs. tarafından, dalga geçer gibi, şehir efsanesi(!) olduğu iddia edilegelen 1949 tarihli anlaşmanın giriş bölümü ve ilk satırları.[1]

Devamını oku...
 
Ordo Classem Ab Chao
Pazartesi, 23 Eylül 2019

Bir tahminde bulunmak gerekirse; bu yazıyı okumaya çalışanların yaklaşık %49'u ne denmek istendiğini hiçbir şekilde anlayamayacak, yaklaşık %37'si kısmen ucundan ama büyük ölçüde tersinden anlayacak ve inanmayacak, kabaca %13'ü anlayacak ama vaziyet icâbı inkâr etmesi gerektiği için öyle yapacak ve geriye kalan helâlinden yaklaşık %'1 ise çok iyi anlayacak ki işte sadece o birkaç kişi için yazmaya değerdi. İkinci itici etken olarak denilebilir ki; mîzan kurulup hesap görüldükten sonra defter elime iskeleden verildiğinde, hiç olmazsa üzerinde ilâve olarak bir de "dilsiz şeytan" yazmamasını sağlayabilme yönünde küçücük bir ümitten de bahsedilebilirdi.

"Eski Türklerle komşu olup sürekli geçimsizlik ve savaşlar yüzünden tedirgin olan Çinliler, istihbârâtı çok önemsemişti... Çinliler casuslarını daha çok din görevlilerinden seçiyorlardı. Gök Tanrı'yı kutsal sayan topluluklara kendi inançlarını benimsetmek isteyen Çinliler ... tapınaklarda yetişen din adamlarını bu topraklara göndermeye başlamışlardı. Bu gezginci ajan rahipler hem misyonerlik yapıyor hem de edindikleri bilgileri yetkililere veriyorlardı."

Devamını oku...
 
Olmaz İlâç Sîne-i Sad Pâreme
Salı, 25 Haziran 2019

Biraz da "Milli Gemi"nin oldukça uzun hikâyesinden kısaca bahsedelim. Yine de gördüğünüz ve bildiğiniz kısmından değil de azıcık farklısından. Yoksa bilinenleri tekrar etmenin kime ne faydası olur? Kamuoyunun bildiği ve tanıdığı MİLGEM, meselenin meyvesiydi ama buraya nasıl bâdirelerden sonra gelinebildiği ve yol boyunca yaşananlar, çeşitli açılardan önemini dâima muhafaza edecektir ve unutulmaması gereklidir.

HRS 1.300 temelli ilk MİLGEM çalışmasına eşdeğer bir çizim

Resim.1) HRS 1.300 türevi, muhtemel ilk Milgem kavramsal tasarıma eşdeğer bir çizim. Silah yükü, düşük RKA önceliği ve gelişmiş hidrodinamik nitelikler dikkât çekici.

TCG Heybeliada aslında dördüncü(!) MİLGEM çalışmasıydı çünkü ilk üçü türlü dümenlerle yok edilmişti. Gerçek başlangıç noktasını bulabilmek için ise 32 veya 33 yıl kadar geriye dönmemiz gerekirdi.

Devamını oku...
 
Atâlet ile Seyrüsefer ve Denizaltılar
Perşembe, 13 Haziran 2019

Atalet seyrüseferini mümkün kılan ilk olgunlaşmış donanım 1940'ların başında Almanya'da geliştirilen ve tarihin ilk balistik füzesi olan, daha sonra V2 olarak adlandırılacak A4 roketi [Resim.1] üzerinde kullanılmıştır denilebilir. Böylece, mesela yan rüzgârların sebep olacağı uçuş rotasından sapmalar veya motorların düzensiz çalışmasından kaynaklanabilecek seyir hızı değişikliklerinin sebep olacağı etkilerin donanım tarafından otomatik olarak düzeltilebilmesi ve silahın herhangi bir dış müdahale olmadan hedefe ulaştırılabilmesi amaçlanıyordu.

Tabii füzeler için böyle bir atâlet güdümü geliştirebilmek bir günde mümkün olmadı. Yine Almanya'da, 1934'de bu amaçla gerçekleştirilen ilk teşebbüsler söz konusu teknolojinin geliştirilebilmesi yönünde atılmış bilinen ilk adımlardı. Bu doğrultuda güdüm için basit sayılabilecek bir jiroskop donanımının üzerine yerleştirildiği ilk roket de alman A2 oldu. Bunu 1937'de daha geliştirilmiş bir donanım ile dikey fırlatılan A3 ve sonra 1939'da üç jiroskop kullanan A5 izledi.

Alman A4 (V2) Roketinin Kesiti

Resim.1) Daha sonra V2 olarak adlandırılacak alman A4 roketinin boyuna kesiti ve atâlet seyrüsefer donanımının [kırmızı] yerleşimi, 1943 civarı.

Ve bütün bu ar-ge çalışmaları daha sonra V2 adıyla meşhur olacak A4 adlı silaha [Resim.1] ulaşılmasını sağladı. A4 için iki farklı güdüm sistemi geliştirilmişti. Bunlar ilki LEV-3 olarak adlandırılan donanımdır. LEV-3 iki serbest jiroskop, kumanda gerilimölçerleri, sarkaçlar, servo motorlar ve bağlantı bileşenlerinden meydana gelen bir düzen ihtiva ediyordu.

Devamını oku...
 
Üsküdar'ın Kancabaşları
Çarşamba, 29 Mayıs 2019

Kancabaş olarak adlandırılan kayıklar Türk denizcilik kültürünün nâdide ve özgün örneklerindendi. İstanbul merkezli bir dağılımla Boğaziçi kıyıları hâricinde, Batı Karadeniz ve Çanakkale'ye kadar bütün Marmara Denizi bölgelerinde yirminci asrın ortalarına kadar yaygın olarak kullanılmış fakat 1970'lerde; kendi köklerini ve engin denizcilik kültürünü sadece bir nesil içinde, neredeyse tamamen gönüllü olarak terk eden bir milletin umursamazlığı neticesinde yok olmuşlardı.

Üsküdar kıyısındaki Şemsi Ahmet Paşa (Kuşkonmaz) Camii Rıhtımında bir Kancabaş, ~1942

Resim.1) Üsküdar sahilindeki muhteşem Mimar Sinan eseri Şemsi Ahmet Paşa Camii'nin rıhtımına iskele olmuş muhtemelen altı çifte bir Kancabaş (Alamana) hemen gerideki kayıkhanede ikincisi hazırlanıyor. Tahminî olarak sene 1942. Arkadaki Reji binaları ile Cami arasındaki arazi 1980'lere kadar kayık çekeği olarak kullanılmıştır ki aşağıdaki resimlerin pek çoğu tam da bu bölge civarında çekilmiştir.

Devamını oku...
 
Osmanlıdan Cumhuriyete Gizli Teşkilatlar
Pazar, 19 Mayıs 2019

Osmanlıdan Cumhuriyete Gizli Teşkilatlarİstihbarat, tarih boyunca devletlerin ayakta kalabilmeleri için ihtiyaç duyulan başlıca yeteneklerden biri, muhtemelen de en önemlisi olmuştur. Nitekim dünya tarihinde belirleyici etkileri olan pek çok büyük savaşın sonucunu da askeri güçten ziyâde istihbarat faaliyetleri hatta kimi zaman tek bir casus belirlemiştir.

Zamana bağlı olarak teknikler belki biraz değişiklikler gösteriyor olsa bile gelecekte de durumun bu şekilde devam edeceğini iddia etmek makûl olacaktır.

Casusluk, karşı-casusluk, beşinci kol faaliyetleri, sosyal mühendislik, propaganda vs. gibi bileşenlerden meydana gelen istihbarat uygulamaları yeterli karşı tedbirlerin alınmadığı durumlarda hedef ülkeler ve milletler üzerinde yok edici etkiler meydana gelmesini gâyet kolay bir şekilde sağlayabilmektedir.

Hemen sağda kapağını gördüğünüz 1994 tarihli bu ilgi çekici kitap da 20.Yüzyılın ilk yarısı için yukarıda bahsi geçen meselenin bizi doğrudan ilgilendiren bölümleri hakkında verdiği kısa ama öz bilgilerle Teşkilât-ı Mahsusa'dan başlayarak Karakol Cemiyeti, MM (Milli Mukavemet?), MEH (Milli Emniyet Hizmetleri), MAH (Milli Amele Hizmet) ve MİT'e (Milli İstihbarat Teşkilâtı) gelinceye kadar geçen olaylar silsilesini okuyucuya sunmaktadır.

Doğrusu bu veriler, okuyucular açısından hangi siyasi görüşten olunursa olunsun, edinilmiş/aşılanmış sığ düşünce kalıplarının düz mantığını sarsabilecek ayrıntılara da sahiptir... Eserden küçük birkaç alıntıyı [sarı] sunmak gerekirse:

"Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarının Fransa'nın Şam Konsolosluğu'na düzenlediği baskında ele geçirilen dosyalar "Arap Masası"nda değerlendirilmiş ve ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştı. İstanbul'da ihtilâlci bir "Arap örgütü" faaliyet gösteriyordu."

15 Temmuz teşebbüsünde, artık pek üzerinde durulmayan ama çok önemli bir eylem noktası olan "Büyükada"nın aslında bu meselelerin tam olarak neresinde olduğunu belki biraz daha iyi incelemek gerekir(di), sembolizm mi? Yoksa daha da fazlası mı?

"El Ehâ-ül Arabî" örgütünü Şam mebusu Şefik el-Müeyyet ile Nedret ül Madran kurmuştu. İdare merkezleri Büyükada'ydı ve evin sahibi bir Osmanlı vatandaşı olan Rum Kozmidi Efendi'ydi. Kozmidi aynı zamanda bir Osmanlı mebusuydu..."

"... Osmanlı hizmetindeyken devlet aleyhinde faaliyette bulunanlar sadece mebuslar değildi. Aralarında subaylar ve idarî başkanlar da vardı... Ama Türklere karşı faaliyette bulunanlar sadece Araplar değildi ki... Paçacızade Mezâhim gibi asılları Türk olanlar da bu faaliyetlerin içinde yer almıştı."

"Şiddet yanlısı Arap teşkilatları ve İngiliz Gizli Servisi'nin Araplar üzerindeki etkisi ile Osmanlı İmparatorluğu sadece askerî yönden değil sivil yönden de çökertilmişi."

Aslında Teşkilat-ı Mahsusa daha geleneksel anlamıyla bir istihbarat teşkilatından ziyâde silahlı hareket ağırlıklı bir tür gayri nizami harp teşkilatı olarak nitelendirilebilir ki bu yapısı ile kendinden sonra gelen zaman diliminde dünya çapında dikkât çekmiş, özellikle yabancılar tarafından itinayla incelenmiş ve hatta örnek alınmış özelliklere sahiptir.

"Teşkilat-ı Mahsusa özellikle yabancı araştırmacılar [1] tarafından 2.Abdülhamid dönemi casusluk örgütünün devamı gibi gösterilir. Oysa hem siyasal yapısı hem de dönemin Avrupa siyaseti buna uygun değildir."

İçimizdeki İrlandalılar; acaba bunlar Türklere karşı tamamen dini temelli bir düşmanlık ile hareket eden koyu Katolikler içinden mi çıkıyordu yoksa İngilizlere derinden bağlı Protestan olanlar içinden mi?

"İngiliz Gizli Servisi'nin kaynayan kazan haline gelen Ortadoğu'ya gönderdiği çoğu İrlandalı olan ajanlar..."

Bu İrlanda kökenli İngiliz ajanlarından en dikkât çekenlerinden biri Bennet idi:

"İngiliz istihbarat subayı ... John Godolphin Bennet, İstanbul'a 1918 yılında geldiğinde henüz 30 yaşındaydı... Anadolu ile bağlantı kuran yüzlerce mukavemet teşkilatı üyesini yakalatmış ve işkence ettirmişti. Kemalettin Şükrü Bey, İşgal Faciaları başlığı ile yayınladığı tefrikada, Bennet'in Türkçe dahil Şark dillerine vakıf olduğunu ifade eder ve onu "İngilizlerin Türk halkı üzerine musallat ettiği bela" olarak tanımlar... Aziz Hüdai Akdemir'e göre çok Türkün yuvasını söndürmüş bir maceraperesttir."

"Teşkilat mensupları tarafından Büyükdere'deki bir gece aleminden dönerken İstinye'de pusuya düşürülmüş ve ayağından yaralanıp ölümden zor kurtulmuştu. Tetikçi Manastırlı Deli Ömer'di... Fransız hastanesinde uzun süren bir tedavi görmüş ve sakat kalmıştı."

"Sonrasında ... Londra'da bir tekke açmıştır. Whitness yani "Şahit" isimli kitabı ... geçmişin yalancı şahidi olmuştu."

Bu herifin İngiltere'ye döndükten sonra bir tekke(!) açmış olması, faaliyetlerini hangi doğrultuda sürdürdüğü hakkında bâzı ipuçları verebilirken diğer taraftan Teşvikiye'nin meşhur Alman Baron'unun aynı zaman dilimi civarında, Bektâşi kisvesi altında Türkiye ve Almanya merkezli sürdürdüğü karanlık faaliyetleri de hatıra getirmektedir doğrusu...

Hazır yeri gelmişken Üsküdar'a da iki cümle ile değinelim:

"Karakol Cemiyeti'nin bir de Üsküdar Grubu vardı. Bu grubun İstanbul ve İzmit arasında muntazam bir menzil hattı kurmuş oldukları biliniyordu. Bu menzil hattı gerçekten mühim bir kuruluştu."

"İngiliz istihbaratının ana görevleri arasında, Doğu ve Günedoğu'da etnik grupları harekete geçirmek, padişah çevresini yönetmek ve İngiliz desteğini sağlayacak kuruluşları oluşturmak da vardı."

"Kısa adlandırmasıyla "I.C."nin (İstanbul Merkezi) faaliyet alanı içindeki muhbir ve ajanlar, mesleğinin erbabı İngilizler, Yunan uyruklular ve Rumlar, İngiliz kültür ve himayesi görmüş Hintliler, Ermeniler, Araplar ile Türk ve diğer işbirlikçilerdi."

... çok sayıda Türk ajan da İngiltere hesabına çalışmıştı. Said Molla, Emin, Enver, Adil Hafız Cemal, Mehmet Ali, Süleyman Paşa, Tevfik Bey, Dişçi İhsan, Hikmet, Değirmendereli Kazım, Merkez Memuru Mazlum, Hamdi, Vasfi, Terzi Mehmet, Tayyar, Ferid Cavit ve Çerkes Ragıp bu ajanların belli başlılarıydı. Tabii ki bu isimlerin dışında bilinen ve bilinmeyen yüzlerce muhbir ve "toplayıcı" tabir edilen haber taşıyıcılar vardı."

"İngiliz istihbaratı içinde bir de Ermeni vatandaşımız vardı. Milliciler adına çalışan bu ajan, daha sonra Ankara'ya geçerek İslamiyet'i kabul edecekti... Bu ajan Necati Bey'di."

Nihayet Milli Mücadele başarıyla tamamlandıktan sonra:

"(1926'da) İstanbul'daki Yıldız Harb Akademisi'nde, sivil ve asker uzmanlarla çalışmaya başlayan Nikolai'nin (Oberst Walter Nikolai, Alman) yetiştirdiği ilk elemanlar, Almanya'da pratik eğitimden geçerek yurda dönecekti."

"(Bu) teşkilat "Milli Amele Hizmet" adını taşıyordu."

"6 Ocak 1927 de dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın emri ile merkezi Ankara'da olmak üzere teşkilatın İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır ve Kars şubeleri de açılmıştı. Teşkilatın faaliyeti Ankara'daki Hacı Bayram Camii yakınlarındaki ahşap bir binadan yürütülüyordu."

"İkinci Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat faaliyetleri, zaman zaman Almanları ve müttefikleri de hayrete düşürecek kadar başarılı olmuştu."

Velhâsıl, baştan sona son derece ilgi çekici ayrıntılar ihtiva eden bu kitap meraklılarına tavsiye edilir...

 
Yusufçuk
Perşembe, 25 Nisan 2019

Yakın dönemde giderek önemini artıran mikro insansız araçlar teknolojisine yönelik gerçekleştirilen ar-ge çalışmaları açısından uçan böcek türleri bu alanda çalışanlar tarafından giderek artan oranda incelenmektedir. Gerek büyüklüğü gerekse mükemmel uçuş yetenekleri sebebiyle de yusufçuk adlı böcek söz konusu biyotaklit çalışmaları açısından üzerinde en çok araştırma yapılan canlıların başında gelmektedir.

Bu doğrultuda ele almaya başladığımız konular bağlamında denel ve hesaplamalı benzer çalışmaların [1] [2] [3] ... açık kaynaklarda ulaşılabilir olmasının da etkisiyle yusufçuk kanadını temel alan iki boyutlu durağan kesit için hesaplamalı çalışmalar ve elde edilen bâzı sonuçlar bu sayfada konuya ilgi duyabilecek olanlara sunulacaktır.

Yusufçuk Kanadı

Resim.1) İki çift kanada sahip olan yusufçuk adlı böceğin kanatlarından birinin yakından görünüşü ve tâkip eden hesaplamalı çalışmalarda kullanılan temsili 2B yusufçuk kanadı ve naca0012 kesitleri.

Devamını oku...
 
Altıyüzbir.Sekizyüzbir.Bir.Beşyüzaltmışdört
Cumartesi, 20 Nisan 2019

İki İbrahim - Müteferrika ve Halefiİbrahim Müteferrika denince insanın aklına düşen ilk imgeler daha ilk mektepten başlayarak zihnimize yerleştirilmiş mâlûm kalıplaşmış, sığ, güdük bir takım kırıntılar olarak zuhur ediyor öyle değil mi?

Nihayetinde insanların çoğu artık içlerine ustaca(!) yerleştirilmiş böyle türlü türlü düşünce kalıplarına her şart altında ve yanlışlığı kesin olarak ispatlansa dahi, ölene kadar bağlı kalmayı tercih ediyorlar ki bu zaafı kullanarak, toplum mühendisliği uygulamalarına hâkim durumda olan milletler diğer milletleri kolayca maymuna çevirebiliyorlar.

Hemen sağda kapağını gördüğünüz, Şubat 2019 itibarı ile birinci baskısı yayınlanan ve Kemal Beydilli tarafından yazılan kitap; İbrahim Müteferrika ve çevresinde gelişen olayları ki belki dönen dolapları demek daha iyi bir ifâde olur, belgelere dayanan en yeni tarihi bulgularla birlikte son derece titiz bir şekilde okuyucuya sunarak, öğrenmeyi ve düşünmeyi terk etmek istemeyen türdeki insanlara yeni bir ufuk açabilecek mâhiyettedir.

Kitaptan da biraz alıntı [sarı] vermek gerekirse:

"Çalışmamızın bu kısmında üç husus ortaya çıkmıştır:

1. İbrahim Müteferrika'nın (Macar mühtedisi), Bonneval (Fransız mühtedisi, nam-ı diğer Humbaracı Ahmet Paşa), evlatlığı Süleyman (İtalyan mühtedisi) ve kendi yetiştirmesi olan Küçük İbrahim (Osmanlı Kadısı) ile birlikte İstanbul'daki elçiler arasında bilinen, oldukça karanlık işlere erken tarihlerden itibaren karışan, edinilen bilgileri paraya tahvil eden bir ekip içinde yer alan ve bizzat kendisinin de elçilere "mahremâne" bilgiler ileten, şifre koduyla (601.801.1.564) anılan bir istihbarat kaynağı olduğu...

Hakkında vermiş olduğumuz bütün bu bilgilerin, daha ziyade matbaa kurusucusu ve kitap basımı işiyle uğraşan bir kültür adamı olarak tanıdığımız Müteferrika'nın genel imajını bir ölçüde değiştirecek mahiyette olduğu açıktır. Bütün bunların yanında Müteferrika'nın ayrıca açıkça dile getirilmeyen başka bir siyasi kimliğe daha sahip olduğu vurgulanmalıdır. Müteferrika aynı zamanda koyu bir "Macar" milliyetçisidir ve son nefesine kadar sürdürdüğü Avusturya karşıtlığı buradan kaynaklanmaktadır. Bu anlamda intikam duygusuyla hareket eden Bonneval'den farklı bir motivasyona sahip olduğu açıktır.

... Müteferrika, 1736'da başlayan Osmanlı-Avusturya savaşlarının devam etmesini ve özellikle 1740'dan itibaren on seneye yakın bir süre Veraset Savaşları sebebiyle zor günler geçirecek olan Habsburglar'ın hezimete uğramasını, vatanının kurtulmasında vazgeçilmez bir unsur olarak görür ve Osmanlı Devleti'nin yıpratıcı İran savaşlarına rağmen Avusturya ile asla barış yapmaması için çalışır..."

Son söz olarak denebilir ki gâyet hassas bir şekilde ciddi bir emek verilerek gerçekleştirilen böyle çalışmaları görünce, geleceğimiz hakkında biraz iyimser olabilmek de mümkündür.

 
Çok Alçak Re için Bir Çözüm Denemesi
Çarşamba, 17 Nisan 2019

Bâzı mühendislik çalışmaları açısından çok alçak Reynolds sayılarındaki akış şartları son derece önemli hâle gelmektedir. Bu doğrultuda, ileride ele alınması düşünülen, bilhassa biyotaklit temelli incelemeler için gerçekleştirilmesine ihtiyaç duyulan doğrulama faaliyetinin başlangıcını meydana getirecek olan bu ilk denemenin özeti aşağıda ilgilenenlere sunulacaktır.

NACA0012 kesiti etrafında Re 1.000 için hesaplanan girdaplılık dağılımı

Bu çalışmada OpenFOAM yerine Gerris adlı çözücüyü kullanmayı tercih ettim. Her ne kadar OpenFOAM ile de aynı çalışma gerçekleştirilebilecek olsa da söz konusu tercihin birden fazla mâkûl sebebi mevcuttu ki daha sonra yeri geldikçe bunlardan bahsedilecektir. Yeni sitede farklı açık-kaynak mühendislik yazılımlarına da ağırlık vererek olabildiğince fazla genç mühendis adayı ve mühendisin bu doğrultuda hem kendi hem de ülke çıkarları açısından doğru olan istikâmeti görebilmesi için küçük bir katkı sağlayabilmeyi de ümit ediyorum...

Devamını oku...
 
Telif Hakkı © 1997-2021 [uskudar.biz]
- sürüm 6.0.0 - Bütün Hakları Saklıdır.
Kullanım şartları için tıklayın!